21 Aralık 2009 Pazartesi

Hollanda Turk Muzesi

Carşamba 9 Aralık günü Lahey'de düzenlenen bir sempozyuma davetliydik. Çok yorucu bir iş gününden sonra, birazda rüzgara karşı boğuştuktan sonra bir yerde buluşup, toplu halde "Juliana kerk'e" gittik. Eskiden bir kilise olan mekanda şimdilerde farklı cemiyetler ve dernekler bir çatı altında toplanmış ve büyük salon konferans salonu olarak kullanılıyor.

Her zamanki Türk adetlerimizi maalesef yurtdişinda da sürdürmekteyiz :P Sempozyum yaklaşık bir yarım saat geçikmeden sonra başladı. Dernek başkanı Türk göçmenlerin Hollanda'da geçirdikleri 40 seneyi resmeden bir müze kurmak istediklerini açıkladı. Böyle bir işe başlamak için elbette, mekan, zaman ve insan gerekmekte..


************
Müze’nin Amacı

- 17.y.y. ilk çeyreginde, başlayan...
- Iki toplum arasindaki siyasi iliskiler, 1612 yilinda Hollanda`nin Osmanli Devleti nezdinde gorevlendirdigi ilk elci olan Cornelis Aga`nin Istanbul`a gelmesiyle başlayan...
- Ayni dönemde Lale çiçegi de Türkiye`den Hollanda`ya getirilen...
- Osmanli Devleti`de 1859 yilinda ilk defa Yahya Karaca Pasa`yi elci olarak Hollanda`ya gonderen...
- 1961'de, iş göçü nedeni ile Hollandaya gelen…
- Tarih boyunca günümüze kadar süre gelen...

asırlık bir beraberliğin öyküsünü, etkileşmeyi ve Hollanda Ulusunun insancıl hoşgörüsünü, tarihi belgeler, bilgiler ve objeler desteğinde, yurt içinde ve dışında tanıtmaktır.
Müze'nin İşlevi
Bu amaçla Hollandalı Türklerinin kültür mirası ile ilgili verileri derlemek, korumak, sergilemek, yorumlamak ve gelecek kuşaklara da iletilebilmesini sağlamaktır.

**************


Daha sonra farklı üniversitelerden gelen 4 konuşmacı (3ü Hollandalı, birisi Türk) göçmenler hakkında kısa bir konferans verdiler. Ekonomik kültürel konulara değinildi, geçmiş ve gelecek karşılaştırıldı. Ve hepimizin bu ülkenin şu anki gelişmesinde Türk göçmenlerinin büyük bir rol aldığına kanaat getirdik. Şu an belki (biraz daha) ferah içinde yaşıyor olmamız, zamanında onca zorluğa göğüs geren büyüklerimizin sayesinde olduğunu asla unutmamalıyız sanırım.

Müzenin adresini vereyim. Şu anda yapım aşamasında ama umarım zamanla çok daha güzel eserlere ev sahipliği yapacaktır.


17 Aralık 2009 Perşembe

sen gelince..


sen gelince aklıma
böyle hafif mayışıyorum
dalıyorum hafif hafif...
seviyorum seni içimden
gülümsemem oluyorsun, gözümdeki ışıltı
sesimdeki o ince tını oluveriyorsun sen gelince aklıma

bu hayat seninle yaşamaya değiyor
dünya katlanılır hale geliyor seninle... ve ötesi
ötesinde de sen varsın, ötesi de sensin
avucumun içine konuyorsun bazen
parmaklarımla seni hapsetmek istiyorum
ama aynı zamanda açıp özgürce bırakmak...
parmaklarımın arasında dolanıyorsun
o halkanın etrafında yoğunlaşıyorsun
içinde adın yazılı olan..
içimde adın yazılı olan

göz yaşım oluyorsun bazen
hani o "inci tanelerin"
artık hüzünden akmıyor canım
sen olduğun için inci inci dökülüyor
hani o parmak uçlarınla sildiğin
hani avuçlarının içine aldığın yüzüm
senin avcunun sıcaklığı mı..
benim yüzümün kızarması mı bilemem
içimi ısıtan o duyguda sen, hep sen

sen bir şekilde hep vardın bende
benim de sende olduğum kadar
ruhumun ruhuna değdiği andan beri
sadece rastlaşmamız birazcık sürdü o kadar
ve sen hep bende olacaksın
bu bedende bu can olduğu sürece
ve kısmetse ondan sonrasında da

bir salkım oluyorsun
bir söğüt oluyorsun su kenarında
dallarını ara sıra salsanda suya..
ilkbahar geldiğinde yine beraber yeşereceğiz
bu son kara kışın olacak
bu son üşümen yalnız başına

ben olacağım bundan sonra
başını yaslayabileceğin bir omuz
saçının okşanacağı bir kucak
senin koruyucu meleğin
dünün, bugünün ve yarının

seni seviyorum, canım..

Gülfem Aybike

22 Kasım 2009 Pazar

Berlin'den -3-

Ucuncu ve sonuncu Berlin yazisina gelelim hele. Cuma gunu yola ciktik ve uzuuun bir yolculuktan sonra sonunda evimize donebildik. Insan nereye giderse gitsin, sanirim "eve donus" her zaman farkli bir rahatlama ve huzur yaratiyor.

Yaninda istedigin kisi olmayinca, farkli yerleri gormek ve gezmeninde tadi kisitli oluyor gercekten. Cunku o mekani birlikte seyretmek istiyorsunuz. Olmayincada icinizde bir eksiklik oluyor ve hani orayada gitmesek olur, benim icin fark etmez demeyle yetiniyorsunuz. Ama yaninizda o istediginiz/aradiginiz kisi olsa.. dusunceler degisebiliyor. Berlin yine ayni Berlin'di. Fakat bu sefer ekonomik kriz orayi da vurmus olmali ki, her zaman fiyatlar buraya gore daha uygun gorunurken, bu sefer bazi seyler buradan da pahali geldi bize. Insan yasadigi ortama ayak uyduruyor olsa ki, burada evrim teyorisinin gercek oldugu ortaya cikiyor :P Bizim burada yasayan Turkler'le Almanya veya Belcika'da yasayanlar arasinda farklar var. Giyim tarzindan tutun, konusma uslubuna kadar farkilik oldugu anlasiliyor. Biz buranin insanina ve kulturune alisigiz. Her ne kadar Avrupa kulturu olsa dahi, Almanya'nin.. ki dogu Almanya'nin kulturu farkli geldi. Sokaktaki konusmalarin bazilarini dikkatlice dinlemezseniz, bunun Almanca degilde Lehce oldugunu dusuneceksiniz. Duvar yikilali 20 sene olmasina ragmen, Dogu blok esintisi sanki arada hala hissediliyor gibi.

Aslinda anlatacak cok sey var ama.. ben simdilik bunlarla yetineyim. Guzeldi, farkliydi, yarin pazartesi ve yeni bir is gunu.. Bunu hatirlamak pek iyi gelmedi ama ne yapalim, hayat devam ediyor, her seye ragmen..

Son olarak da biraz resimlerden bahsedelim. Normalde bol bol resim ceken ben, havanin pek el verisli olmamasi ile, hevesimde pek olmadi makinayi zirt pirt cikarmaya :) Ustteki resim Gesundbrunnen'a (Turklerin deyisiyle: Kesikburun) yakin bir yer. Sol tarafta alisveris merkezi, ve metro istasyonuna yakin gar. Sanirim sirf metro degil, tren de geciyor buradan..

Alttaki resim ise Magdeburg taraflarinda mola verdigimiz herhangi bir parkta cekilmistir. Agac oyle mahsun, oyle yorgun duruyordu ki, onu ölümsüzleştirmem gerektigini hissettim.

19 Kasım 2009 Perşembe

Berlin'den -2-

Guten Morgen,
Berlin'den yeni bir günle merhaba :P herkes su an uyuyor ama benim biyolojik saatim kalkma vakti oldugunu söyledigi icin bende uyanip bir bardak yesil cay yaptim kendime. Dunki kahve macerasindan sonra biraz icmeme karari verdim. Dun Fernsehturm'a ciktik. , yani televizyon kulesine. 1995'de ilk geldigimde cikmistim ama kizlar israr edince bir kere daha cikalim dedik onca seneden sonra. Hava kararmaya basliyordu zaten. sira yok dediler. Bileti alip hemen iceriye girdik ama asansor onunde sira vardi yinede.. 10 dakika civarinda bekledik sanirim. Manzara her yuksek binanin size sunabilecegi bir manzaralardan biri iste. Ama gunbatimini oradan izlemek daha bir farkli elbette. Benim icin asla bir Kizkulesi gibi olamaz o ayri :)

Oradan karnimizi doyurmak adina ve dun gezemedigimiz yerleri gezmek adina yine Neukoln, Karl Marx sokagi tarafina falan gitmeye karar verdik. Hava önceki güne göre daha rüzgarli ve soguktu. Uygun bir yer bulup girdik iceriye. Ben iskender istedim nedense.. belki de asil tattigim lezzeti tekrar yakalayabilir miyim diye olabilir. Neyse iste. Mekani dekorasyonu guzel ve ortam temizdi. Ama yardimci olan garsonda biraz farklilik vardi. Soda ismarlamamla basladi olay zaten. Bana mineralwasser dedikleri icecegi sunmak istediginde geri cevirdim. Hani bizim bildigimiz Türk usulü soda istiyorum deyince maalesef olmadigini ogrendim. Kizlardan biri yogurtlu Adana isteyince ne sekilde yapildigini sorduk. Bursa usulu, ekmeklerin uzerine yayildigini falan anlatinca, "serpme" diye lafini böldüm :P ve iskenderimi de o sekilde istedigimi ilave ettim. Mutfak bölümü karsimizda oldugu icin, sag olsun sesi de biraz yüksek oldugu icin hazirlayanlarla olan muhabbetlerini yakindan takip etme serefine nail olabildik. "gecen gun sen serpme yapmistin, bak simdi sunun yapisini izlede sen de ögren bir dahakine" gibi sozler :P geliyor gidiyor. "arkadaslar salata serpme olsun lütfen". Sonra cayimizin birinin demini actirmak icin geri verdik. "cayi biraz serpinde geri verin" diye biraz seyini cikarmisti :P Ufak tefek baska seylerde oldu da.. neyse cikista "bu sefer arkadaslara serpmeyi ögrettik, bir dahaki gelisinizde daha güzel sunacaklar insallah" diye saka da yapti (sanirim:P). Iste her yer "iskender" satiyorda, bunun asilini yedikten sonra, o lezzeti baska bir yerde bulamiyorsunuz kolay kolay.

Oradan alisveris merkezine girdik ve iceride biraz dolandik. Soguk bir yana, ruzgarli havada gezmesi de insani daha cok yoruyor. Kapli mekanlari aslinda pek tercih etmiyorum normalde. Her sey daha bir suniymis gibi geliyor bana. Biraz dolandik, biraz dertlestik. Ve bugunu de böylece tamamladik :)


18 Kasım 2009 Çarşamba

Berlin'den -1-

Merhabalar,

Birkac gündür Berlin'deyim. Laptopu getirdim yanimda ama wireless olmayinca pek bir ise yaramiyor kendisi :P Malumunuz laptop yerine bir adet klavye getirmem gerekirdi, cunku harfler aliskin olmadigim yerlerde ve klavyeye bakarak yazmak zorunda kaliyorum. Almanlarin ve Fransizlarin bircok seyi tersine yaptiklarini biliyorum ama yine de insan karsi karsiya gelince ancak bunun ne kadar uyuz bir durum oldugunu anliyor. Hatta bir ara resmini cekerim neyse..

Su an gecenin bir yarisi, 2-3 bardak sek kahve icince insan pek uykusu kalmiyor. Aslinda bugun yorgunluktan kendimi kaldiramamam gerekiyordu ama.. ne bileyim iste, Alman havasi carpti herhalde. Saat 11'den neredeyse aksam 11'e kadar gezersen normalde simdi horul horul uyumak gerekirdi, degil mi`? :P Bugun $u metro senin, bu metri benim neredeyse yari Berlin istasyonlarini gezdik sayilir. Dun bir parfumeride bizim Shecky'nin akrabalarini gorunce kardesime aldim (simdi bu Shecky bilmeyenler icin ayri bir maceradir aslinda - kendisi Avustralya'dan gonderilmis olan bir kaplumbaga) Ve cok tatlidir. Ne demek istedigimi anlamak icin bir resim eklemem yeterli sanirim. Uff intern error dedi mozilla.. Hani neyse de, kullandigim bilgisayarda tum programlarda Almanca olunca insan uyuz oluyor. Neyse yarin bir daha denerimde ne yapalim.


(sonunda ekleyebildim :)

Bugun kizlar program yapmisti....... evet yapmisti ama pek programa gore bir gun oldugunu soyleyemem. Zoo tarafinda bulusup, Kurfurstendamm mahallesinde birkac dukkan gezdikten sonra, Alexanderplatz tarafina yol aldik. Orada televizyon kulesine cikip, guya Berlin sehrinin aksam sefasini yukaridan kus bakisi bakip, seyre dalacaktik, ben belki yukardan asagiyi cekerim ilerleyen zamanda diye, once asagidan yukariyi cektim :P Eh karanliktan en mukemmel resimler cikmayacagina gore, ciktigi kadar idare ettim. Once karnimizi doyurup, ilerleyen zamanda cikma karari aldik. Avanak avanak 10 dakika kadar etrafi dolastiktan sonra, bize uzgun bir yer olmadigini, ve Neukoln tarafina dogru gitmeye karar verdik.. orada coooooook daha fazla uygun yemek yerleri vardi.. varmis yani, ilk girdigimiz yerden direk ciktik.. daha sonra baska ve daha nezih bir yere girdik, eh etler soguktu ama ne yapalim, yuruye yuruye acikmis oldugumuz icin bir guzel midene indirdik. sonra biraz daha dolandiktan sonra tekrar evin yolunu bulmaya karar verdik, biraz yine metrolarda, duraklarda oyalana oyalana eve attik kendimizi.

Hafif yagmurlu bir gun. Bol bol bacak kaslarini gelistirme :P kisa sure icinde cok sey gorme, gerci hepsi onceden de gormus oldugum yerlerdi ama olsun, aksam karanliginda farkli bir havasi vardi. Dun zaten Kreuzberg taraflarinda dolanmistik. Türk olarak Berlin'de Almanca bilmeniz pek gerekmiyor. Her köse basinda, sagda solda, bir yerlerde hep birilerine rastlamaniz olagan bir sey degil. Eh yarim milyon olarak Berlin'i biraz feth etmis bizimkiler :P iyi mi etmisler orasini elbette ben bilemem..

Neyse saat gecenin 2'sini gecmis, ben biraz uyumaa calisayim. Yarin yeni bir gun, yeni bir macera. Friedrichstraße taraflarina dogru bir gidek hele, oradan da Unter der Linden olabilir..
Hadi tschüß

17 Ekim 2009 Cumartesi

Stampende Stilte

Geçen hafta het Internationaal Dans Theater'ın düzenlemiş olduğu gala gösterisine davet edildim. IDT danscılarından birinin annesi kütüphaneden iş arkadaşım, ve kendisiyle daha öncede 2 farklı gösteriye gitmiştik. 10 senedir bu grubun üyesi olan kızı, bu gösteride ilk defa artistik ekibin içinde koreograflardan biri olarak yer alması sebebiyle ailesi için daha farklı bir heyecan uyandırdığı belliydi.



IDT dünyada tüm ülkelerin dansını repertuarına katan tek profesyonel gösteri grubudur. Bu gösteride Avrupa etkeni biraz daha yogundu. Bundan önce gitmiş olduğum gösteride "denizi" konu almışlar ve Yeni Zelanda, Endonezya, Hindistan ve Afrika esintileri daha yoğundu. Stampende stilte "gürültülü sessizlik" anlamına gelmekte. Sırf dans değil, aynı şekilde dram ve müzik de izleyiciyi büyülüyordu. Zaman zaman yükselen tempo, Türk Horonuyla, Macar Urgos'u, Balkan ve Kafkas oyunlarıyla, Japon davulu olan Shime Daiko'larla alevlendi. Daha sonra Mogolistan'dan esinlenen kartal dansı, Afrika enstrümanlarıyla yağmur sesi ve dansı, sessizlerin sesi olan işaret dili ile işlenmiş bir dans, aşkın dansı Tango, flamenko.. ve finishing touch olarak da gösteri "Linda Hop" dansıyla gösteri noktalandı.



Ya insanın kendi kültüründen bir şeyleri görmesi o kadar hoş ki. Hani biz elbette kendi danslarımızı biliyoruz ama bunu aynı zamanda uluslar arası bir topluluğun dünyaya tanıtması çok güzel bir şey. Uluslararası bir topluluk, hem danscılar farklı farklı uyruktan (aralarından 2 tane de Türk var) hem de gösterilerini dünyanın farklı ülkelerinde sergilemekteler. Bundan önce bir de sema gösterisi yapan olmuştu. Ve o Türklerden biri acıklı bir uzun hava söylemişti. Sanırım o an orada bulunan insanlar arasında bu türkünün sözlerini anlayan ender insanlardan biriydim. (Hatta alttaki diger videoda da tanıtımda kullanmışlar).



Birden Karadeniz havasında horon yapan bir grubu görmek ve bu insanların aslında Türk olmadığını bilmek çok ilginç bir deneyim gerçekten (videoda da ufak bir parçası var). İşte onları uluslar arası bir topluluk yapanda bu. Olayın özüne inip, işi ustasından öğrenip bizlere sunabilmek.. saatlerce, günlerce, aylarca çalışmadan sonra ortaya çıkan bir sanat eseri. O kadar akıcı ki insan bazen o hareketlerin çok basit olduğunu düşünebiliyor.

27 Eylül 2009 Pazar

Bolu'da

Van Bolu

İnsanın memleketine gidişi sanki özüne dönüşü gibi oluyor. Yani en azından ben her Bolu'ya gidişimde öyle hissediyorum, belki de o ana kadar İstanbul'un kalabalığından ve gürültüsünden kurtulmuşluğun bir sevinci ile.

Bolu'da sevdiğim iki güzel insan yaşıyor. Eskiden onlar benim büyümemi uzaktan izlerdi. O zamanlar biz İstanbul'da, onlarda Bolu'da yaşarlardı.. Şimdiyse ben onların yaşlanmalarını uzaktan seyrediyorum. Her sene memlekete kavuşma hissinden hariç, beni gerçekten sevdiklerini bildiğim o iki güzel insana kavuşacağımı bilmenin sevinci ve sıcaklığı kaplıyor içimi. Benim için Bolu onlara eş değerde.


Van Bolu

Asırlara göğüs germiş koca çınarlar gibi, umarım biz de onlarınkine benzeyen bir ömür geçirebiliriz. Yaşlandığımızda birbirmizin yüzüne hala şimdiki gibi mutlulukla bakabiliriz. Sevginin yüceliğini anlamak için insan hep uzaklara bakmaya çalışır nedense, oysa o hemen yanı başımızdadır, tıpkı üstteki resimde olduğu gibi.

26 Eylül 2009 Cumartesi

Yabanci bir Hollanda'li

Bugun kutuphanede devamli gelen musterilerimizden birisi ile ayak ustu epeyce bir konustuk. Kendisinin uzun yillar Fas'da yasadigini bildigim icin, Fas mutfagi ile yeni gelen kitabi kendisine takdim etmistim. O da soyle bir inceledi ve benim zaten kendi yemeklerimi paylastigim bir blogum var dedi..

Konuya yemekten girdik, ama neler neler konustuk. Bu irkcilik ve yabancilik olayina bir Avrupalinin gozunden bakmak, farkli bir acidan olayi anlamami sagladi. Daha dogrusu benden 2 nesil oncesi belki de su anda yasadiklarimzi yasamis olan bir kadinin ayni evrelerden gecmesi cok ilgincti. Tarih gercekten tekerrur ediyor, mekanlar ve insanlar farkli olsa da.

Misal, babasi Hollandali ama annesi Fransizmis. Bir "calisma kampinda" tanismislar savas zamaninda. "Annem her hafta belli bir saatte polise gidip, kendini gostermesi gerekiyordu. Kaldi ki bir isi ciksa ve bir saat gecikse, polis hemen kapiya dayanirmis" diyordu. Hollanda kizarmis patatesi olan "patat"i ile meshurdur. Snackbar olayi var burada. Hani biraz bizim "donerci" kavraminda fast food olayi. Ama iste kadin anlatiyor. 50'li yillarda Hollanda'da kizarmis patatesin ne oldugunu bilmiyorlardi. Annem bize hafta sonlari yaptiginda, yine o pis Fransizin yemegi diye yadirgarlarmis. Bulundugumuz bolgede tek Katolik bizdik, digerleri Protestandi.. bu yuzden bircok aile cocuklari ile oynamamizi istemezdi, onaylamazdi diye anlatti.

Fransa'da yasayan teyzemi ziyarete giderken trende esimle karsilastim. Onun da ilk Avrupa seyyahattiydi. Kendisi bir Fas'li Arap'ti. Su anda Hollanda'da cok Fasli var, ama bunlarin bir cogu Berberi.. hani dagdan inme desem yeri var. En azindan benim tanidiklarim oyle ve sag olsun kadinda beni onayladi. Yine de bu Berberi halkinin 4 cesidi olmasina ragmen sanirim en kazmalarini Hollanda'ya gondermisler :P
Ailem evliligime karsi cikmadi dedi, aksine Hollanda'ya okumaya gelen bircok yabanci uyruklu ogrencileri misafir ediyorduk bize ait olan bir pansiyonda. Zaten o zamanlar bende bir kitapcida calisiyordum, hazirlik oluyan ogrencilere yonelik kitaplar satan. Onlarin bir coguna bisiklet binmesini ogrettim hatta. Sanki o zamani anlatirken.. farkli bir tini hissediyordum kadinin sesinde... Onun icin yabanci birisiyle evlenmeme ailem karsi cikmadi, dinimiz farkli olsa bile.

Onunla evlendikten sonra Fas'a tasindik ve yaklasik 25 sene Hollanda buyuk elciliginde gorev aldim. O zamanlar Fas Fransa'nin etkisi altindaydi ve dil olarak da zaten Fransizca konusuluyordu. Bizim icin Avrupa'dan pek farki yoktu. Bir ilke adim atmissiniz aslinda dedim, yani o zamanlar kitalar arasi ask bir yana, Fas'li biriyle evlenmek sanirim ender rastlanan bir seylerden biriydi dedim. O zamanlar Hollanda'da zaten hic Fas'li yoktu ki dedi. 70'li yillarin basinda ilk Turkler ve Faslilar buraya goc ettiler.

Artik 18 senedir Hollanda'da yasiyoruz. Buraya geri goc ettik. Kocaniz ulkesini ozlemiyor mu diye sordugumda.. Neden ozlesin ki? dedi. Zaten Lahey'in oturdugumuz semtte aynen Fas gibi, arattirmiyorlar kendilerini dedi. Sadece buradaki Fas'lilar gibi degil, o bir Arap, bu yuzden de buradaki Fas toplulugu tarafindan biraz dislaniyor. Bizim bazi yasadigimiz olaylari, kadin kendi gencliginde yasamis, Avrupali olmasina ragmen, hatta Hollandali olmasina ragmen, kendi ulkesinde bir yabanci olarak gorulmesi ne komik. Biz de burada bir "yabanciyiz" her ne kadar topluma ayak uydursan bile.. kendi memleketinde de "Almanci" olarak adlandiriyorlar. Anlamiyorum ya.. Insani neden insan olarak goremiyoruz, anlamiyorum..
Fas'li bir muslumanla evli, onceden Katolik olan Fransiz ve Hollanda melezi bir bayan. Giderken bana "cok gormeli, ve cok okumali, bunu sakin unutma" diye de soylemisti :)

Iste, cumartesi gunleri genelde boyle renkli geciyor...
Gülfem Aybike

23 Eylül 2009 Çarşamba

dag ve ruzgari..

Dağ Rüzgarı
Kaderde senden ayrı düşmek de varmış
Doğrusu bunu hiç düşünmemiştim...
Seni tanımadan
Hele seni böyle deli divane sevmeden
Yalnızlık güzeldir diyordum
Al başını, kaç bu şehirden
Ufukta bir çizgi gibi gördüğün dağlara
Rüzgarın iyot kokularını taşıdığı denizlere git
Git gidebildiğin yere git diyordum
Oysa ki, senden kaçılmazmış
Yokluğuna birgün bile dayanılmazmış.
Bilmiyordum...

Yine de dayanmağa çalışıyorum işte
Bir kır çiçeği koparıyorum gözlerine benzeyen
Geçen bulutlara sesleniyorum ellerin diye
Rüzgar güzel bir koku getirmişse
Saçlarını okşayıp gelmiştir diyerek avunuyorum
Yaşamak seninle bir başka zamanı
Bir başka zamanda seni yaşamak
Herşeyden önce sen
Elbette sen
Mutlaka sen
İster uzaklarda ol
İster yanıbaşımda dur
Sen ol yeter ki bu zaman içinde
Ben olmasam da olur
Seni bir yumağa sarıyorum yıllardır
Bitmiyorsun
Çaresizliğim gün gibi aşikar
Su olup çeşmelerden akan güzelliğin
İnceliğin ışık ışık yüzüme vuran
Sen güneş kadar sıcak
Tabiat kadar gerçek
Sen bahçelerde çiçekler açtıran
Sudan, havadan, güneşten yüce varlık
Sen, o tek sevgi içimde
Sen görebildiğim tek aydınlık

Bir nefes de benim için al
Havasızlıktan öldürme beni
Bulutlara, yıldızlara benim için de bak
Susadım diyorsam
Bir yudum su içmelisin
Ben yorulduysam sen uyumalısın
Ellerim sevilmek istiyor
Saçlarım okşanmak istiyor
Dudaklarım öpülmek istiyor
Anlamalısın.

Ağaçların yeşili kalmadı
Gökyüzünün mavisi yok
Bu dağlar o dağlar değil
Rüzgarında kekik kokusu yok
Kim bu çaresiz adam
Bu kan çanağı gözler kimin
Kaç gecedir uykusu yok
Gündüzü yok
Gecesi yok
Yok
Yok
Anladım
Sensiz yaşanmaz bu dünyada
İmkanı yok.


Ümit Yaşar Oğuzcan

8 Eylül 2009 Salı

ceviriler hakkinda :)

Ben x filmine yaptığın çeviri için sana minnettarım...Sayende böyle güzel bi yapıt'ı, anlayarak izledim...Çok teşekkür ederim. Hoşçakal.
***
Het was een film, die eerste 20 jaar van mijn leven in beelden heeft gebracht...Ik ken dat helemaal.. eenzaamheid..machteloosheid..en altijd een troost zoeken bij.. naasten.. dieren.. zee... nacht.. sterren.. Continu een denkwijze van BenX, Ben NiX..en het achterliggende gedachte die je uiteindelijk het spoor laat volgen tot de dood..dan volgen de ongeslaagde pogingen tot plegen van zelfmoord..

Ik ben uw zeer dankbaar voor ondertiteling van deze film...Men heeft nu het verhaal vanuit de ogen van diegene gezien die geplaagd werd.. Ik geloof er heilig in dat deze film zeer zeker de denkwijze..gedrag.. van meesten zal veranderen...!

Cok guzel bir ceviri idi.. simdi insanlar anadilde flamenkce olan bir filmi sizin sayenizde anliyabilecekler...tekrar emeginize saglik.
****
Ben-x'i izledim yeni. O kadar güzeldiki...
Bir filmi,sanat eserini Türkçe'ye öyle güzel aktarmışsınız ki, çeviriniz filmin güzelliğine güzelik katmış. Film biter bitmez mail adresinizi gördüm ve hiç beklemeden Türkiye için geç bir saat olsa da hemen mail atmak istedim.Teşekkür etmek için.

Çok güzel filmlerin çevirilerini yapmışssınız, özenle seçtiniz, sanırım. Çoğunu izledim ama izlememiş olduğum filmler de var, en kısa zamanda onları da izlemeye çalışacağım.
****
BenX filmini izledim az önce bi arkadas tavsiyesi ile ve alt yazıyı cevirip bize anlayarak izleme imkanı sagladıgın için teşekkür etmek istedim.. Sana ait bi blog site yada mekan varsa diğer çevirdiğin filmleri de izlemek isterim.. Çünkü film seçme konusunda gayet zevkli birisin anlasılan..
****
selamlar.. filmi geçte olsa izledim alt yazısında senin çevirini kullandım . çok güzel olmuş ellerine sağlık. aslında ben filmi ingilizce pratiği yapma amaçlı almıştım ama farklı bir dille karşılarştım.. onu soracaktım.. baya ingilizce kelime kullanıyorlar ama filmin asıl dili nedir acaba?
****
nette fılm izlemek istedım sağa sola tıkladım netıcede bı yere vardım ve bır sıtede ben x filmini izledim...dili ne bakmadım ama pek de duydugumuz bir dil değildi...buna ragmen bence super cevırmışsın..en azından psikolojık bir filmin replıklerı çok onemlıdır ve ben fılmı anladım gibi.. fılmın sonunda bu adres vardı teşekkür edeyım dedım. her işinde başarı dilerim. hoşçakal
****
Az önce sizin altyazısını yazdığınız (en azından ben öyle olduğunu sanıyorum) BenX adlı filmi izledim. Kurgu, teknik, konu ve işleniş bakımından izlediğim en güzel filmlerden biriydi. Dili de İngilizce olmadığı için çeviri yapacak kişi de azdır büyük ihtimalle. Bu işi üstlenip benim böyle bir filmle tanışmamı sağladığınız için teşekkür ederim. Emeğinize sağlık... Saygılarımla.
*****
Rüya filmi için teşşekür etmek sitedim.Kim Ki-Duk un filmlerini çok
seviyorum ve ne zamandır alt yazısı beklyiroum bu filmin.Bugun
izledigim ve sana da teşşekür etmek istedim.Emeğine sağlık.
****
Merhaba, Kim Ki Duk'un siz tarafından çevrilmiş filmini az önce izledim ve gerçekten size teşekkür etmek bir zorunluluk. Siz olmasaydınız kendi bu ruh halimle özdeşleşen filmi izleyemeyecek ve çıkarımlarda bulunamayacaktım.
elinize sağlık.
***
Ben bi-mong'u izledim. Sonunda (dream) sizin mail adresinizi görünce aklıma geldi. Belki yardımcı olabilirsiniz diye düşündüm. Ben Kim Ki-Duk'un filmlerini arıyorum. Torrent sitelerinde bulamadım. Acaba sizin önerebileceğiniz bi adres var mıdır?
****
Slmlar.. BenX' in çevirisi için teşekkür ederim. Hata yok ve senkronizasyon çok iyi. Başka çeviri yaptınız mı? Altyazılarınızın olduğu bir site var mı? Varsa yazar mısınız?
***
Sevgili arkadaş, Uzun bir süredir yaptığın film altyazı çevirilerini takip ediyorum.
Gerek Türkçe imla kurallarına uygun yaptığın çeviriler gerekse orijinal İngilizce metne olan bağlılık ve mota mot olmayan düzgün çevirilerin için teşekkür ederim.

Ellerine sağlık.
***
Bu akşamda yine senin emeğinle Oorlogswinter filmini izledim güzeldi. İnşallah daha çoook teşekkür edicem sana. Hayatta başrılar..
***
Bu muhteşem filmi, çevirilerin ile bize izlettiğin için teşekkürler.
BenX filmini kolay kolay unutamıyacağım galiba...
***
yi günler ben bir japon dizisi seyrettim baştan sona hatta özel bölümüne kadar , amaç dilde ve japonların sosyal hayatlarında nasıl olduklarına dair bilgi edinmemdi. Siz nerelisiniz ? Mrk ettim (: ... Japon 'mu yoksa Türkiyeli mi ve adınız nedir. Cevabınızı bekliyorum

--- Wakarimachita ... Netten araştırdım Türkiyeli olduğunuzu öğrenmiştim.
Kaç dil biliyorsunuz bu arada gülfem abla. Japoncaı nasıl öğrendiniz ?
***
99frank filmini o kadar güzel çevirmişsin ki, izlerken başımız döndü...

--- japon, rus ve ingilizce filmleri görüyorum listede. bu dilleri de tercüme edecek derece bilmene şaşırdım doğrusu :)

****
Çevirileriniz www.animefreak.tv de ki animelerde yayınlanıyor. Lakin yaptığınız iş gerçekten çok güzel ellerinize sağlık.
Bu çeviri işlerini neye göre yapıyorsunuz? İzlenme durumuna göre mi yoksa isteğe göre mi?
****
örneğin I am sorry, I love you.. bi kaç tane filmde daha siz çevirmiştiniz..
en son izlediğim koma dizisindede ortak çalışma yapmışsınız...
:))
bende de bir kore filmleri hastalığı başladı... her gece 3-4 tane film izliyorummm...
çoğu çeviride sizin isminizi gördüğüm için merak ettim nereli bu aybike ne yer ne içer... bu filmleri nereden bulur diee :)))

şaka bir yana gerçekten sizinle tanıştığıma çok memnun oldum ...

***
Ponyo'nun alt yazısını sizmi çevirdiniz. Eğer siz iseniz çok teşekürlerrr..
Hayao Miyazaki hayranıyım. Bu filmi merakla bekliyordum. Malesef elimdeki kopya pek iyi değil ama olsun diyorum. İlk sizin tercümenizle seyrediyorum.
***
Selam.
Oseam animesini güzel çevirin yardımı ile izledim.
Altyazı için teşekkürler.
Bu animenin OST var mı? Varsa nasıl bulabilirim.
Şimdiden teşekkürler.
****
"im sorry i love u" isimli kore dizisini izliyorum da altyazi cevirisini yapmissin sanirim gercekten bayildim diziye emeginden dolayi tesekkur etmek istedim


Gülfem Aybike

5 Temmuz 2009 Pazar

7 numara

Cok severek takip ettigim ve bu gunlerde yine TRT'de bilmem kacinci tekrari gosterilen dizi :) Bazi bolumlerini defalarca izlemis olmama ragmen, yine de izlerim.. yine de izlerim :)

Sıfır Bir Değer Değildir (7. Bölüm)
Sıfır bir değer değildir. Bir sayı bile degildir. Ancak başka bir sayının yanına gelince değer yaratır, tıpkı sevda gibi. Sevdanın da tek başına değeri yok. İlle de biri olmalı. Sıfır ne kadar çoksa sayı o kadar çoğalır. Sevda ne kadar çoksa insan o kadar çoğalır, büyür.
Sana dese ki biri, "sevdamı al, kendine ekle, bir ömür ile çarp, sonra sonsuza eşitle". Yine değeri sıfır mı olur senin için?
Sarmaşık (73. Bölüm)
Bir varmış, Bir yokmuş.
Bahçenin birinde, güneşe sevdalı bir gündöndü yaşarmış. onun dibinde de gündöndüye sevdalı bir sarmaşık. Gündöndünün gövdesine sımsıkı sarılır, yüzünü ona dönsün, onu sevsin diye umutla beklermiş. Gündöndü ise her sabah güneş doğduğunda yüzünü sevdayla göğe çevirip hayran hayran güneşi seyredermiş. Sarmaşıkçık çaresiz, daha bir sıkı sarılırmış gündöndüye. Ama nafile, gündöndünün aklı güneşte. Akşam olup da güneş battığında sevdiğini yitiren gündöndü boynunu büker, içine kapanır kalırmış üzüntüden. Sarmaşık daha sıkı, daha sıkı yapışırmış o zaman. Gelgelelim sabah olduğunda, gündöndünün yüzünü kendisine çevirmeyeceğini, günesle onun arasına giremeyeceğini bir daha anlarmış.
Ama bir sabah, minik sarmaşık uyanınca ne görsün: ilk defa sevgili gündöndüsünün yüzü güneşe değil, kendine dönük. Sevinçten az kalsın çığlık atacakmiş ki gündöndüsünün öldügünü anlamış. Çünkü sarmaşık, sevdiğinin yüzünü kendisine çevirmek için onun gövdesine sarıldıkça, yavaş yavaş onu boğduğunu, öldürdüğünü hiç farketmemiş. Gündöndü ölünce sarmaşığın sarılacağı bir sey de kalmamış. Zamanla o da sararıp solmuş. Sonra çiftçinin biri gelmiş, ikisini de bir kenara koparıp fırlatmış.



Kova (88. Bölüm)
(Haydar'ın Armağan'a anlattığı hikaye)
Bir sucu boynuna astığı uzun bir sopanın ucuna astığı iki büyük kovayla su taşırmış. Kovalardan biri çatlakmış, sağlam olan kova her seferinde ırmaktan patronun evine giden uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabilirmiş. Bu durum iki yıl boyunca hergün devam etmiş; sucu her seferinde patronun evine sadece bir buçuk kova su götürebiliyormuş. Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan utanç duyuyormuş. Bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş: "Kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum". "Neden" diye sormuş sucu. Kova cevap vermiş: "çünkü ben çatlak bir kovayım". Sucu demiş ki: "Patronun evine dönerken yolun kenarındaki çiçekleri farketmeni istiyorum, yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu, diğer kovanın tarafında hiç çiçek olmadığını farkettin mi? Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve hergün ırmaktan dönerken sen onları suladın, ben de bu güzel çiçekleri toplayıp, patronumun evini süsleyebildim".
(Ve devamında Haydar Armağan'a der ki) "Geçtiğin heryerde çiçek açtırıyorsun, hiç birşey yapmasan da olur".

http://www.yedinumara.net/

21 Haziran 2009 Pazar

Efter brylluppet



Bunu gösterebilmek için bir video

görüntüsünden daha fazlası gerekiyor
Mumbai'da fahişelik yapan bir milyonu aşkın çocuk var.
4-5 milyon kadarı da yetersiz besleniyor.
Sonra, her gün farklı sebeplerden ölen çocuklar var.
İmkânımız olsa, cüzi bir parayla alabileceğimiz ilaçlarla
enfeksiyon gibi hafif hastalıkları kolaylıkla önleyebiliriz.

Neden düğüne beni de çağırdın, Jörgen?
O kişinin ben olduğumu biliyordun.

Ama dünyada olup biten her şeyi
kontrol altında tutamayız.

Bana neden kendin söylemedin?
Neden bana yalan söylemeye devam ediyorsun?
Bir gün ansızın öldüğünde üzülmeyecek miyim sanıyorsun?

40 yaşıma bastığımda söylemeyi
beceremediğim o kadar çok şey vardı ki.
Bu süre içinde çok şey değişti
ve müsaade ederseniz değerli vaktinizin
10 dakikasını çalmak istiyorum.
Çünkü öyle. Vakit çok değerli.
Saçıma düşen aklar bana bunu öğretti.

Anna, lütfen ağlama. Şimdi ağlamanı istemiyorum.
İçin yanacak, eminim ama bu da geçecek,
her şeyin geçtiği gibi.

Dünyada ilerlemek istiyorsanız,
seçim yapmak zorundasınız.

Efter brylluppet (2006)
imdb

Düğünden Sonra



12 Mayıs 2009 Salı

Kara Kelebeklerin Evi


Ama denemeye devam etmeliyiz. Her zaman.
Böylece imkânsız olan şeyler gerçekleşebilir.
Bunu aklından sakın çıkarma, Juhani.

Hastasın ama iyileşeceksin.
Geçmişi unutmadan asla düzelemezsin.
Geçmişe takılı kaldıkça,
o da seni asla rahat bırakmaz.

Bu mektupta ne yazıyorsa yazsın,
unutmaman gereken bir şey var.
Hayatı asla hırçın karşılama. Ne kendi
hayatını, ne de başkasınınkini zorlaştırma.
Hayatı günbegün yaşamaya çalış.
Kendine acımak ve kendini
aldatmakla hayatını heba etme.

Yenilgiye uğramış olanlar,
kendi ayakları üzerinde duramazlar.
Her şeyin bittiğinin farkına varırlar sadece.
Yaşadıkları sürece.

İyi ki başka türlü insanlar da var;
hayatta kalabilenler.
Bunlar asla yenilmezler.
Juhani, sen onlardan birisin.
Her şeye rağmen uçmasını öğreneceksin.
Hastasın ama merak etme, iyileşeceksin.




"Kara Kelebeklerin Evi", çocukluğunda yaşadığı travmatik olayı atlatmayı başaramayan 14 yaşındaki Juhani'yi konu almaktadır. Hüsranla sonuçlanan pek çok bakıcı aile deneyiminden sonra ıslah evi olan bir adaya gönderilir. Juhani bu adada bağışlamayı ve sorumluluğu öğrenmektedir. Günün birinde bakanlık, ıslahevine yaptığı para yardımını kesmek ister ve müdür bir ipek böceği projesiyle adayı kurtarmayı planlar. Ama işler hesaplandığından çok daha farklı bir yönde gelişmektedir...




7 Mayıs 2009 Perşembe

Lahey'de sanat

Dün bir türlü konuyu bağlayamadığım için yazıyı yazamadım... Ama sanırım yazıdan ziyade görsellikle anlatmak istediğimi ifade etmeliyim :)

Kütüphanede çalışan iş arkadaşımın eşi tam bir Citroen DS hastası.
Sevdasını tuvale de taşımış. Çizmeye 20-25 sene önce kendi çabalarıyla başlamış. Geçen sene kütüphanemizde sergisi olmuştu. Böyle resimden görmek farklı ama bir de tabloları yakından seyretmek çok daha farklı.

Bir diğer iş arkadaşım, Hırvat asıllı bir Boşnak.. yani Saraybosna'dan gelme desem daha doğru. Savaş sırasında Hollanda'ya yerleşmişler. Oğlu film akademisinde okumakta, sağa sola belgesel çekmeye gidiyor, kızı "internasyonel dans tiyatrosunda" balet, ve eşide fotografcı. Aile boyu sanatın içindeler kısaca. Mesela geçtiğimiz hafta bir röportaj serisi için Viyana'ya gittiler.. Beni yanlarında götürmeyi unuttular ama :P Bosna'da gösterime girecek bir tiyatro oyununun koreografi resimlerini çekmişler geçenlerde, sağ olsun iş arkadaşımız bizi yakından bilgilendiriyor :)


Ve son olarak ara sıra yardımcı olarak çalışan, aslen sigorta firmasında görevli bir ek elemanımız. Geçen cumartesı denk gelmişti. Çok sakin, çok cici bir arkadaşımız. Haftasonu özel ders alarak kendini geliştirmeye çalışıyor. Onun da birkaç denemesini sunmak istedim.Sanırım eylülde kütüphanede sergisi olacak.



Bu arada aldığım en güzel hediyelerden biri bir karakalem portredir.
Herkes sanatını farklı şekilde konuşturur.. birer birer hepsi el emeği, göz nurudur.

1 Mayıs 2009 Cuma

One day in Scheveningen





Nisan-Haziran arasi Scheveningen Sand Scuplture festivali altinda duzenlenmis etkinlikleri susleyen muazzam bir sarayla karsinizda :) Sarayin boyutlari: 30 metre uzunlugu, eni 14 metre ve yuksekligi 8.5 metre :) Dun Queens Day'di.. yani normalde kralice Beatrix'in dogum gunu kutlanmali ama gelenek haline geldigi icin ana kralice Julia'nin dogum gunu 30 nisan kutlanmakta senelerdir. Her yer turuncuydu.. Biz de bu guzel gunu hem Scheveningen hem de Den Haag'da gecirmek istemistik ama hava guzel oldugundan Scheveningen'e takili kaldik :)

14 Nisan 2009 Salı

Oorlogswinter



1972 yılında Jan Terlouw'un yazdığı "Oorlogswinter" filmi geçen sene beyaz perdeye uyarlandığında sinemada izlemeye gitmiştik. Film ve edebiyat konusunda Hollanda pek zengin sayılmaz, ama eğer söz konusu İkinci Dünya Savaşıysa, muazzam eserler sergileyebiliyorlar. Oscar ödülleri alan veya aday olan filmlerde genelde bu tarzdır, misal vermek gerekirse; de Tweeling (Tessa de Loo'nun kitabı), de Aanslag (Harry Mulish'in kitabı), Zwartboek ve Karakter (F. Bordewijk'ın kitabı) gibi.

Oorlogswinter savaşın son aylarını anlatmakta. 1944/45 kışı en zor şartlar altında geçmekte. Her yerde kıtlık ve açlık var. Hollanda genelinde o kış 20 bin insan açlıktan ve savaş koşullarından ölmüştür. İşte filmimizde Veluwe bölgesinde, Zwolle yakınlarında, IJssel nehrinin bir ucunda bulunan bir köyde geçmektedir. Michiel belediye başkanının oğludur ve kaldıkları köy Alman askerleri tarafından işgal edilmiştir. Bir akşam bir İngiliz uçağı düşer ve Michiel arkadaşıyla harabeyi incelemeye ormanın içine dalar.. Daha sonra olaylar peş peşe gelişmektedir. Ben filmi fazla açıp, izlemek isteyenlerin hevesini kırmak istemiyorum.



Çevirme sebebim sırf Hollanda filmi olmasından dolayı değil, eğer çevirilerimde tek o kriteri seçmiş olsaydım 2008 Oscar adayı olan Dunya&Desie filmini çoktan çevirirdim. Ama dediğim gibi savaş filmlerinde ne kadar başarılıysalar, komedi flimlerinde de o kadar berbatlar (bence). Çocukluğumda, işte ilk okulu bitirdiğim sıralar en sevdiğim yazar Thea Beckman'dı. Ama bu romanı da okudum elbette. Eski günlerin anısına, üstelik filmi sinemada izleyip beğendiğim için "anadilden" çevirmem gerektiğini inandım. Malum çocuk romanı, filmin dilide, romanın dilide o bakımdan basit. Basit olmasına rağmen Michiel'in dünyasına girip, onun gözlerinden savaşı izliyoruz yakından. Ben duygu bakımından dibe burmayı severim.. Hüzün de, mutluluk da yeri geldiğinde kanımda ve hücrelerimde dolaşsın ve benliğimi sarsın isterim, ama bana bunu yaşatacak çok ender filmler var. Elbet bir de o an hangi ruh haliyle izlediğimiz önemli..



Her çeviride yeni şeyler öğrenmek gerçekten çok güzel. Yani ben en azından her defasında yeni bir şeyler öğreniyorum. Gerek film açısından, gerek altyazı hazırlama ve teknikleri açısından, gerekse filmin konu aldığı olaylardan, kişilerden. Bu filmin altyazı hazırlama işlemi ve dil konusunda zorluk çekmedim. Ama.. ama "Oorlogswinter"ı bir türlü uygun şekilde Türkçelendiremedim. Yani kuru kuruya "kış da savaş" veya "savaş da kış" demek çok basitce geldi. Hani yukarıda da bahsettiğim gibi 44/45 kışı çok zor şartlar altında geçmiş, bu sebeple daha vurucu bir isim olması kanısındaydım. Divxforever'deki arkadaşların sanırım biraz başlarını ağrıttım ama.. her zaman derim "paylaşmak güzeldir" diye. El birliğiyle, gerçi biz tercih ettik, belki uygun olmasa da ben "Kış Ayazında Savaş" isminde karar kıldım. Beğenerek izleyeceğiniz hoş bir film, umarım hakkını verebilmişimdir. İyi seyirler..



10 Nisan 2009 Cuma

Gelincikler

Çorak toprağımda açan kıpkırmızı bir gelinciksin sen!


Gelincikler

gelincikler tek tek göründü mü çayırlarda
işi iş kasabanın
su yüzlü çocuğun işi iş
bir de poyraza döndü mü hava
başlar masmavi damarlar fışkırmaya yanaklarından
faytonların turuncu tekerlekleri
yansır gaz tenekeleriyle çevrili bahçelerde
asılı çamaşırlarından bir tutam çivit kokusu alıp gider
gelincikler tek tek göründü mü çayırlarda.

saat onikilerde
postanede mektup yazan adamlara bakar bir semt delisi
durmadan bakar
ki o mektuplar nereye giderse gitsin
öylesine uzundur ki kasaba
gelinciklerden bükülmüş bir ibrişim gibi
gidip gelen mektup zarflarıyla tarif edilebilir ancak
içlerinde kar serpintisi
içlerinde bozkır
içlerinde herkesin bir güneyi olan
ve marangozlar upuzun kayıklar yaparlar bunun için
kesersiz, çivisiz, elsiz
sadece ruhlarından
o kayıkları içinde domates doğranan bir akşamüstünde yüzdürürler
canlanır suya değince hemen
bordalarındaki nakışlar
bir derya gülü alıp başını gider.

yeter ki görünsün gelincikler
önce tek tek görünsün sonra topluca
usta bir doğramacı gibi kırmızılar doğrar kasaba
gelincikler indi mi çayırlardan
su bardaklarına, berber dükkanlarına girdi mi
duvarlara sicimle tutturulmuş şişelere
girdi mi bir kere
-aynaları boğacak neredeyse
-taşlıkları basacak sel gibi
o zaman...
tam o zaman
marangozlar mis gibi rakılar içerek kayıklarında
konuştukça binlerce kayık
konuştukça binlerce köpük, binlerce kıyı olurlar
ve nedense bir vapur bizi alıp götürecekmiş gibi bakarız birbirimize
unuturuz sonra alıp başını gitmeyi de
yeter ki iki dudak arasına konsun gelincikler
ipince bir ıslığa yerleştirilsin
türküler süzsün tüveyçlerinden
kahveler eski renklerine boyanır yeniden
biralar ciğ ışıkta bile parlak
yıkanır tertemiz oluncaya kadar yaşamak.

gerçekte bir sevinç, bir mutluluk yok değildir yüreklerimizde
sevgiler umutlar yok değildir
öyleyse neden çabuk küseriz birbirimize
çabuk öfkeleniriz
durup durup böyle hüzünlenmemiz neden
anlamıyoruz da ondan mı yoksa
bir bütün olduğunu mutluluğun
umudun bir bütün olduğunu
seziyor muyuz yalnızca
baktıkça gelincik tarlalarına uzaktan
öyle bir arada güzel
yaşamanın lezzetini
kanımızı tutuşturdukça gün günden
buğusunu saldıkça
bir tütün dumanı gibi yaktıkça genzimizi.
Edip Cansever

1 Nisan 2009 Çarşamba

1 nisan

Bugün bir Nisan, sanki bilmiyoruz da. Sağ olsun etrafımızda ki insanlar bize bu "güzel" günü zaman zaman hatırlatırlar :P Ama aslında bu günün neden "şaka günü" olarak adlandırıldığını bilir misiniz? Fark etmez ben de pek bilmiyorum zaten ama gördüğüm gibi bunun kökenide Hristiyan dinine dayanmakta (mesela Aziz Valentine günü gibi..) Bazı kaynaklara göre Fransa'da 1582 yılında Jülyen vaktiminden, Gregoryen takivime geçiş yapılmış. O vakte kadar yeni yıl 25 marttan 1 nisana kadar kutlanıyormuş, ama zamanın kralı yılbaşını 1 Ocak'a aldırır. Bu yeni yılbaşını unutanlara, ya da kabul etmeyenlere 1 nisanda şaka ve alaycı sebeplerle hediyeler verilirmiş, ya da olmayan eğlencelere davet edilirlermiş. Başka rivayetlere göre Hristiyanlıktan önce olan Pagan inancından kaynaklandığına inanılır. İşte her neyse..

1 Nisan günü bizim Yıldız ile tanışma günümüzdür. Sabah zaten kendisine bir sms atıp, bu günü kutladık ;) Bundan seneler önce tuhaf bir karşılaşmayla tanışmıştık. O zamanlar mühendislik fakültesine yeni başlamıştım. Kütüphaneye giden kapıda Türk olduklarını anladığım 3 tane kız kapılarla boğuşuyordu. O an zaten buraya ait olmadıklarını anlamıştım, zaten öyle olsa, kapıyı itmeleri yerine çekmeleri gerektiğini anlarlardı :P Aradan geçen 5 dakika sonra köşede duran kahve makinasında tekrar karşılaştık. O zaman yanımda bölüm arkadaşları Mehmet ve Orhan vardı. Bir şeklide sohbete başladık ve aslında bunların çok uzaklardan, Almanya sınırına yakın bir şehirden geldiğini ve bizim bölümde okuyan 2 erkek arkadaşımızla görüşeceklerini anlattılar. Ama o 2'si çoktan Rotterdam'a gitmişti, kızların geleceğini unutup. Düşünün yani o zamanlar cep telefonları yeni yeni çıkmıştı. Ve o arkadaşlarda da yoktu :P Neyse biz dedik bari ev sahipliği yapalım ve kızlarla Rotterdam'a gidip biraz gezip, eğlendikten sonra, geri trene bindirip evlerine yolcu ettik... Tabii ertesi gün kızların geldiğini duyanlar çok üzüldü. Ama o garip buluşmadan sonra daha çok görüştük..

Grup gittikce büyüdü. O zamanlar tabii bir de OV'imiz vardı, otobüse, trene, metroya bedava biniyorduk, keyfimize ve kafamıza göre bakmışsın Amsterdam'a, bakmışsın Apeldoorn'a, bakmışsın Eindhoven'a gidiyorduk. O zamanki arkadaşlık da başkaydı ya. İnsanlar sanki daha bir sade ve saf yapılıydı, aralarda çıkarcılar olsa da. Ama işte grup büyüdükce, sorunları da çoğaldı. Vay efendim pikniğe gittiniz de beni neden çağırmadınız. Yok o onu seviyormuş da, diğeri kıskanıyormuş derken.. ve arada evlenen arkadaşlarda olduğundan dağılmalar oldu. Ama biz Yıldız'la bağımızı koparmadık. Hey gidi hey, ne dolu dizgin anlarımız olmuştu. Farklıydı o zamanlar ya, gerçekten farklıydı. An geldi Yıldız evlendi, hayırlı olsuna gittik. Düğün Türkiye'de olduğundan gidemedik. Tabii geçen zaman ve yaşam şartlarından dolayı eskisi gibi görüşemiyorduk. Gençliğimizde birbirimizi görmek veya gezmek için saatlerce trende vakit harcardık ama belli bir zaman sonra, zamanın kıymeti bizim hayatımızada girdi.

1 Nisan benim için şakadan çok bir dönemi anımsamamı, çok hoş arkadaşlıklar kurduğumu.. (aslında her birini anlatsam birer sayfa ayırmam gerekir) bazen pembe dizi anlarımızın olduğu, kötü bazı hatıralara rağmen, genelde çok eğlendiğim bir dönemi hatırlatır bana. Bu yüzden her sene Yıldız'la kutlarız... O benim için her zaman o ilk gün kapıyla boğuşan, uzun boyuna rağmen ona "yer faresi" olarak seslendiğim, hatırladıkca yüzümde bir tebessüm olarak kalacaktır :)

31 Mart 2009 Salı

Biraz benden..

Geçenlerde extern HDD'de bulunan resimlerde göz gezdirirken, birkaçını ayırıp, picasa'ya ekledim. Cumartesi yeni ve cici bir kamera aldım, ama henüz kullanmak, kurcalamak, pek vaktim olmadı. Vaktim olsa dahi havalar burada daha bugün ısındı. Yine de sabahları ayaz oluyor bu soğuk Kuzey Deniz'ine bağlı, okyanus rüzgarları esen ve deniz seviyesinin altında bulunan memlekette.


Çatıda bulunan kitaplığın sadece ufak bir kısmı ve bana özel. Okul kitaplarımın bazıları..
Aradan uzun seneler geçmiş olsa bile, ara sıra kurcalamak güzel oluyor. Teknik ağırlıklı kitapları aslında açsam dahi şimdilerde içinde ne yazdığını anlamak için 3-5 sefer baştan okumam gerekir herhalde. Uzun seneler geçti. Öğrendiğim birçok formülü, birçok teknik bilgileri maalesef hafızamın derinliklerine gömmüşüm.


Bu da iç kısımda bulunan kitaplığın üst rafı.. Eskiden Türkiye'den çok kitap alırdım, sanırım yeni işlerden, kafamın yoğunluğundan, interneti daha fazla kullanmadan, filmlerden-çevirilerden okumaya fazla zaman ayıramıyorum. Burada ister istemez Batı edebiyatıyla büyüdük, gerçi çoğunluk Hollanda edebiyatıydı ve dünyada fazla önemli bir yer kapladığını sanmıyorum ama işte. Doğu edebiyatıyla daha sonra tanıştım ve bunları bilerek Türkçe okumayı tercih ettim, ki Türkçe'mi bu şekilde geliştirmek istedim. Eskiden sözlük kullanırdık, artık her şey bir "enter" tuşunun ardında.


Bunu yeni kamerayla çekmiştim dün bahçede deneme olarak. Erik ağacımızın güzelce açmış çiçekleri.. Artık havalar da giderek ısınıyor, çiçekler açıyor, agaçlar yeşeriyor, bol bol macro resim çekebiliriz :) İnsan bazı anları ölümsüzleştirmek istiyor. Mesela bu resme baktığımda; kompozisyonu zamansız bir kavram içinde görüyorum. Baharın habercisi, yeni yaşamın bir simgesi, biraz kül, biraz duman..


Oostpoort, yani Doğu Kapısı. Delft eski bir şehirdir, Amsterdam gibi şehir merkezi kanallarla çevrilmiştir. Burası 14. asırda inşa edilen şehir surlarına bağlı bir kapıdır. Oostpoort'un diğer tarafında zaten kocaman bir kanal ağzında bulunduğu ve asma köprüsü olduğu görülüyor. Neyse dediğim gibi havalar ısınsın buraların güzel resimlerini çekip paylaşmak istiyorum. Mesela pazar meydanında kraliyet ailesinin defnedildiği Nieuwe Kerk bulunmakta.


Delft çinisi ile dünyaca meşhurdur. Delfts Blauw, İngilizce'de Delftware olarak bilinir. Süslemesine göre fiyatları da değişir. Bir ara evimizde bulunan Blauw'ların resmini çekerim. Bu vazoyu anneme almıştım, Hollanda'ya özel bir lale vazosudur, içindekilerde el yapımı tahta laledir ama resme sığmamışlar :P


Hmm, bunu da eklemişim. Geçen yaz Ankara'dan yine anneme almış olduğumuz Kütahya porseleni, diğerlerine uysun diye bu rengi seçtik. Neyse bu seferlik bu kadar. Aslında başka resimler ekleyecektim ama işte kime niyet-kime kısmet misali bu seferde şapkadan bunlar çıktı :P

21 Mart 2009 Cumartesi

Slumdog uzerine

Bundan birkaç hafta önce sinema keyfi yapalım dedik ve Slumdog Millionaire filmini seçtik. İzlediğimiz zaman Oscar'lar dağıtılmışmıydı bilmiyorum. Zaten genelde popülist şeylerden uzak durmaya çalışırım. Herkesin izlediğini, herkesin gördüğünü görmem gerekmiyor. Ancak ilgimi çekecek ki, yada bu şekilde kafamıza estiğinde o an izlemek istediğimiz saate denk gelecek ve gideceğiz.. Doğruyu söylemek gerekirse film hakkında fazla bir bilgim yoktu, hani konusu nedir, kimdir, nasıldır bilmiyordum. Ve beklentim olmadan izlemeye koyuldum..

Eskiden burada Türk televizyonları yoktu. Gerçi o zamanlar Türkiye'de de sadece TRT vardı. Ama Den Haag'da, Rotterdam'da videocular vardı. Yeşilçam eserlerini ve özellikle Hint filmlerini kiralıyordu. Bir dönem herkes gibi bizde bunun müptelası olmuştuk. O zamanlar onun Bollywood olduğunu dahi bilmiyorduk. Sanırım bizim aile yapısına, saygi ve sevgimize benzer değerlerde olduğu için filmler rahatsız olmuyorduk dinsel öğeler ön plana çıksa bile. Hani eskileri diyorum, şimdilerde hiç hint filmi izlemiyorum. Biliyorum ki eskisi gibi asla olmayacak.. Ama o zamanlar belki Hindistan'da olduğu kadar, buralarda da bir Amitabh Bachchan hayranlığı vardı. Adamda öyle bir boy pos vardı, öyle bir ses, ki ruhun derinliklerinde dahi yankılanan, mimikler olsun, dans hareketleri olsun, giydiği her şeyin üstünde fevkalade durması olsun, hayran olmamak elde değildi zaten. Slumdog filminde onun eski halini ekranda görmek, beni de o eski zamanlara götürmüştü. Aslında o an hissettiklerimi kelimelere dökmek biraz zor.


Film hakkında sanırım çok yazıldı, çok konuşuldu.. ben hiçbirini takip etmedim :) etme gereğide duymuyorum hala. Konuşanlar Hindistan'ı ve/veya Hintlileri ne kadar tanıyor ki? Şimdiye kadar gerçek bir Hindu ile konuşmuşlar mı? Holi bayramında atılan boyalar altında eğlenen insanları görmüşler mi? Diwali orucunu hiç duymuşlar mı? Naan ekmeği veya Roti yemişler mi? Pek sanmıyorum. Yine de herseyi ve herkesi biliyormuşuz gibi illaki yorum yapmaktan çekinmiyoruz işte :) Filmin Hindistanda geçmesi Bollywood usulü olur diye beni endişelendirmişti. Dediğim gibi eski tadı olmayacağından ve o tarz bir film izlemek istemediğimden biraz huzursuzlanmıştım. Malum güzel veya hüzünlü bir sahneden sonra dans pozisyonuna geçip, arkadan rengarenk sarilere bürünmüş danscılarla birlikte oynamaya ve şarkı söylemeye koyulmalarını istemiyordum. Öylede olmadı zaten.. Filmin kurgusu ve sinematografisi o kadar mükemmel bir şekilde işlenmişti ki, hiçbir şeklide sıkmadan kendini izlettiriyordu..

Aşkının peşinden koşmak, doğru bildiğinden şaşmamak, su testisinin su yolunda kırılması, Üç Silahşörlerin konuya işlenmesi.. ve benim için filmin en önemli olan yeri, gözyaşlarıma mani olamadığım son sahnesi. Hayır kuru kuruya öyle bir birleşme, öyle bir sevgiliye dönüş değildi orası. Hayır, birbirine ait iki ruhun tekrar çarpışması değildi o. Ve hayır senelerin hasretini bir buse ile betimlemesi de değildi. O benim kendi hayatımında bir sahnesiydi. O benimde hissettiğim bir özellikti ve inanıyorum ki o anın, o buluşmanın büyüsü değildi beni duygulandıran, hayır, hayır, bizzat kendi yaşamamdı, kendi yaşadıklarımız!


Evet, filmi herkes izlemeli ve nasıl bir dünyada yaşadığımızı görmeli
ve daha önemlisi halimize şükretmeli :-)

18 Mart 2009 Çarşamba

Sensin..

oj geldin be ya :D
oj buduk be yav

...bunun için mi teşekkür ediyorsun?
bundan daha normal ne olabilir ki?
ben yanında olmaktan mutluyum
seninle olmaktan
bir şeyler paylaşmaktan mutluyum :)
biliyorsun, biz diger inasnlar gibi degiliz.. zamaninda ufak hatalarimiz, ya da hata sandigimiz seyler icin birbirimizden defalarca ozur diliyorduk.. ki insanlar hatali olduklarini bildikleri halde bile asla ozur dilemiyorlar. Simdi de, senin degerini, varligini anladigim icin tesekkur ediyorum, ve Allahima sukrediyorum. Bundan dogal ne var ki?

insanın hatasını bilip, özür dilemesi de bir büyüklük sonuçta
insan yapısı hata yaptığını kabul etmez
etse de bunu açıkça söylemekten çekinir
yanlış olduğunu bilse de
hatasına devam eder sırf bu yüzden
ne mutlu ki, biz öyle değiliz :)
biz zaten sanirim olduk olasi biraz tuhafiz
yani bize gore normaliz ama insanlar ters oldugu icin kendimizi ters saniyoruz :P

olsun, olsun
biz bi şekilde anlıyoruz yine de :)
ya yıllarca yan yana durup da
birbirini hiç tanımayan ya da tanıyamayan insanlara ne demeli?
hani ben de bazen anlam veremiyorum
seneler sonra birden bakiyorsun ki bosaniyor insanlar
hani sevgileri birden bitiyor
sanirim o sevgi asla olmamis, sevgi bitmez cunku oylesine
ya da sevgi ne bilmiyorlar :D

aşk bir yere kadar
hani senin de dediğin gibi
ondan sonrasında sevgi ve saygı geliyor
biz, ikimiz de sabit değiliz
deniz gibiyiz
kah esip gürlüyor, yıkıp geçiyoruz
kah süt liman oluyoruz
bazen karaya ve insanlara yaklaşıyor
bazen de tam tersine uzaklaşıyoruz
biz buyuz, böyleyiz işte
sana sevgi ne diye sorsam
sevgi SENSIN diye cevap verecegini biliyorum ama
SENsin
yine de sormak istiyorum :D

======

Koydum sevinçlerimi önüme
Baktım hepsi sensin!Yazdığım şiirlerin her hecesi
Üzüldüğüm tüm filmler

Yıpranmamış hayatlar büyük hüzünler bekler
Her işte bir hayır bu işte hepsi sensin!

Şimdi senden vaz mı geçmeli?
Masal olup yola devam mı etmeli?
Ben kalpten sorumlu
Aşka sorunluydum anladım herşey sensin!

Şimdi senden vaz mı geçmeli?
Masal olup yola devam mı etmeli?
Ben kalpten sorumlu
Aşka sorunluydum anladım herşey sensin!

15 Şubat 2009 Pazar

Baris'siz 10 yil

Alla beni pulla beni al koynuna yar
Gözüm senden baskasini görmez oldu yar
Gönlüm senden bir sey ister nasil desem yar
Alla beni pulla beni al koynuna yar

Senin için daglari deler yol açarim yar
Senin için denizleri kuruturum yar
Senin için gök kubbeyi Yerlere çalarim yar
Canim iste canim bile sana kurban yar

Daglar taslar uçan kuslar senin olsun yar

Deniz ve yer gökler hep yerinde kalsin yar
Gönlüm senden bir sey ister nasil desem yar
Alla beni pulla beni al koynuna yar

Saçlarina yildizlardan taç yapayim yar

Bir nefeste günesleri söndüreyim yar
Cira gibi ugrunda ben yanayim yar
Canim iste canim bile sana kurban yar

Yildizlar yerinde güzel birak dursun yar

Saçlarimi ellerinle oksa yeter yar
Gönlüm senden bir sey ister nasil desem yar

Alla beni pulla beni al koynuna yar

Rüzgar olup ince beline sarilayim yar
Çimen olup ayagina serileyim yar
Sürme olup gözlerine sürüleyim yar
Canim iste canim bile sana kurban ya

Dün gece çok güzel bir geceydi.. kulağımda Barış Manço şarkıları.. eskileri yaad ettik... Ah be Barış abi, sen ne güzel bir insanmışsın.. Ne güzel bir insan.. Insan hayallere takılı kalıp yaşadığında sanki aradan geçen zaman çok kısaymış gibi geliyor.. Hani burada o zamanlar sadece TRT int vardı.. her pazar günü 7'den 77'ye başlasın diye sabırsızlıkla beklerdik.. Dün gece geçmişe şöyle bir yolculuk yaptık. Onun şarkıları, onun besteleri, müzikte o tını, o içtenlik, koca bir hikayeyi birkaç satıra sığdırabilmek.. Hani bir resimle koca bir kitabın anlatamadığını anlatabilmek gibi bazen. "Gülpembe"yi babannesi için yazdıgını dün öğrendim. O şarkıyı her dinlediğimde bir eksiklik hissediyordum, ama artık tamamlandı :)

Unutma ki dunya fani
Veren Allah alir cani

Ben nasil unuturum seni

Can bedenden cikmayinca
***

Söz gümüşse sükut altınmış
Demek ki susmak daha kıymetli

Sessiz sakin durmak varken

Konuşup yorulana bilmem ne demeli
Aman yavaş aheste



Sonuçta hepimiz misafiriz bu dünyada. Bazıları vardır 80 sene boş boş yaşar, bazıları 30 seneye koca bir hayatı sığdırır. Biz göçüp gittikten sonra umarım arkamızda güzel şeyler bırakabiliriz. Sevdiklerimiz bizi güzel anılarla yaşatmaya devam ederler. Aradan 10 senenin geçmiş olduğunu anımsayınca gerçekten çok tuhaf oldum.. O kadar oldu mu ya? Sanki dün onunla ülke ülke gezerdik. Ondan sonra birçok "gezginler" türedi ama hiçbir zaman onun gibi olamadılar. "Kırk yılda bir gelir Barış gibisi..." 56 seneye o kadar çok şey sığdırmış bir insan. Aslında anlatmak istediğim daha birçok şey var ama.. İşte sürekli bölmek zorunda olduğumdan bir türlü bir bütünlük sağlayamadım. Belki daha sonra daha güzel ifade edebilirim içimdekileri. Ya birçok şarkısında öyle gizli manalar var ki, zaten derinlerine ineneyenler için bile müziği yetmeli. Her insan özeldir, her insan güzeldir ama bazıları farklıdır. İşte Manço'da o farklı olanlardan biriydi. Allah rahmet eylesin!
‘‘Ülkemizdeki şöhret meselesine gelince... Amerikalı bir meslektaşımın lafını çok tutmuştum. 2000'li yıllarda herkes meşhur olacak ama sadece 15 dakika için...’’
‘‘Ben gerçek bir rocker'ım. Belki kimse farketmiyor ama hayatımı hep rock felsefesine göre yaşadım. Çok gezdim, çok gördüm ve gördüklerim sayesinde bilgimi arttırdım... Hep sordum, sorguladım...’’
‘‘Yaşantımızın her dakikası programlıdır. Başka türlü bu tempo ayak uydurmak mümkün değil... Çalışmayı seviyorum, bu yaşam tarzımı da. Tek programlayamayacağımız şey ölümdür...’’
***
seyyah oldum dolaştım şu alemi
ah güzelim senin gibi bir vefasız görmedim ben
hayırsızı, kitapsızı, zalimi
bal böceğim senin gibi bir insafsız görmedim ben
şu dağlarda çiçek oldum, aşkından sarardım soldum
bakmadın bana bal böceği
yollarında toprak oldum, sen bastıkça ben kavruldum
görmedin beni bal böceği


seni gidi bal böceği, kim çözecek bu bilmeceyi
ateşte yanar pervane ben oldum derdimden divane
hele gel, yine gel, bir gece vakti koynuma gel

hele gel, yine gel, bir gece vakti koynuma gel

ama benim adım bal böceği
bekleyemem ben bu geceyi
gelirde koynuna girerim ama

sonrada batırırım iğneyi