28 Aralık 2008 Pazar

midori



Kalbimin tek bir atışı,
Bir iç çekişiyle bile gerçekleşen bir dilek.
Sana bakmak bile dolduruyor içimi sıcak bir duyguyla.
Kusur araraken bir yandan ödlekçe bir aşkta.

Senin o sakar şefkatin olmasa.
Kendime saklarım uçuşan gözyaşlarımı.
Hepsi hızla akıp geçse de, sadece bu taşan duygulara inanıyorum.
Bir gün senin için özel olmayı, beni tüm kalbinle sevmeni istiyorum.

Kulağımda çınlayan melodi sana ulaşırken,
Dans ediyor kalbim gök kuşağının renkleriyle.
Sımsıkı tutun bu sevgi dolu günlere...


Midori no Hibi - wikipedia


2009'da kismetse uzun soluklu ama bir turlu ucundan tutamadigim,
yarim kalmis bu guzel ve guzide animeyi "baslayip" bitirmek istiyorum :)
Yukaridaki iste açilis sarkisidir efeem..
yardimci olan 2 gúzel insana da buradan tesekkurler.
Bu arada "midori" yesil demektir, ondan kizimizin saçi yesil :)

26 Aralık 2008 Cuma

Karanlik korkusu

Dünyanın tükenmesine katkıda bulunmaktan korkuyorum.
Buna manı olamamaktan da korkuyorum.
Ne yapacagımı bilmiyorum.
Hiçbir şey yapmadığım için korkuyorum
ve korktugum için hiçbir sey yapamıyorum.
Ama kesinlikle bir şey yapmalıyım!
Kafamın içi basit korkularla dolu.
Etrafımı çeviren ve bana eşlik eden
keskin uçlu korkular.
Sinmemi sağlayan korkular!
Yaşamak mı? Evet ama nasıl?

Bir gün okuldan eve döndügümde

uzun ve güzel saçlarını kestiğini fark ettim.
Sonumuzun yaklaştığını o an anlamıştım.
Hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyorum.
Sonsuza dek her şeyin biteceğini biliyorum.
Ama beni hâlâ sevmesini çok isterdim.
En azından seviyormuş gibi görünmesini..

Sıradanlıktan korkuyorum.
Sıradan olmaktansa, sıfır olmaya razıyım.
Fark edilmemek, hiç iyi bir kader degil.

"Hajime Hajime, neredesin Hajime?
Aramıza bir yabancı geldi..."


Tür : Animasyon / Korku / Gizem
Yönetmen : Blutch , Marie Caillou , Pierre Di Sciullo , Jerry Kramski ,
Lorenzo Mattotti , Richard McGuire , Michel Pirus , Romain Slocombe
Senaryo : Blutch , Charles Burns , Michel Pirus , Pierre Di Sciullo , Romain Slocombe
Müzik : Laurent Perez
Yapım : 2007, Fransa , 85 dk.


İnsanoğlunun fobi ve korkuları uçsuz bucaksız. Karanlık korkusu, yalnızlık korkusu, kan korkusu, şeytan korkusu diye liste uzar gider. Fransız yapımı animasyon korkularımızla yüzleşmemizi sağlıyor. Farklı animasyon tekniklerine sahip siyah beyaz kısa animasyonlardan oluşan çalışmanın kadrosunda ünlü çizgi romancı Charles Burns de var.

Dünyanın en gözde altı grafik sanatçısı ve çizeri kâbuslarına hayat üflediler, korkularının temeline indiler ve kâğıt üzerindeki çizimlerini sinema perdesi için canlandırmayı kabul ettiler: Her biri kendine özgü üslubuyla, renkleri ancak ışığın çıplaklığını ve gölgelerin zifiri karanlığını yakalamak için taşırarak... İç içe geçmiş hikâyeleri, fobilerin, tiksintinin ve kâbusların ete kemiğe büründüğü, benzeri görülmemiş bir destana dönüşüyor.

23 Aralık 2008 Salı

Bi-mong



















Her rüya bir hatıradır.
Rüya aracılığı ile sırf doğum hatıralarını değil
birçok geçmiş nesli de görebilirsiniz.
Bir rüya, insanın gelecek korkusu da olabilir.

Benzer şeyleri farklı yollardan yapıyorsunuz.
Sen eski sevgilini rüyalar aracılığı ile görmek istiyorsun.
Sen de uyurgezerliğinle kendini eski sevgiline götürüyorsun.
Senin mutluluğun onun felaketi olacak.

Birbirinize aşık olmaya ne dersiniz?
O zaman rüyalar yok olur
ve uyurgezerlik de düzelir.
Rüyanın sınırları yoktur.
Korkunç bir felâket getirebilir.
Bunu sakın unutmayın.

Uyumak üzereyim.
Gözlerimi açık tutamıyorum.
Kötü bir rüya görürsem,
benden nefret etme.

Uyumak, ölmek gibi değil.



Bi-mong/Rüya (2008) - altyazi
imdb

Jin, gece gördüğü kabusta bir trafik kazasına tanık olmuştur. Uyandıktan hemen sonra kabusta gördüğü mekana giden Jin, burada kısa bir süre önce gerçekten de bir kazanın olduğunu öğrenir. Jin, polisi olayın şüphelisinin evine kadar izler. Şüpheli Ran suçlamaları reddetmekte ve bütün gece uykuda olduğunu iddia etmektedir. Polis Ran’ın ifadesini ciddiye almaz ve onu tutuklar. Jin, ikisi arasında açıklanamaz bir bağ olduğuna ikna olmuştur. Ran, uykusunda Jin’in rüyalarında gördüklerini gerçekleştirmektedir.

Girift, incelikle örülmüş öyküler yaratmadaki ustalığını yeni bir seviyeye taşıyan Koreli usta Kim ki Duk önceki eserleri kadar yankılara gebe ve cüretkar yeni filmi “Rüya”da düşler ve gerçeklik arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor.

Aybike'den ek: esas oglanimiz bir Japondur. Kim-ki Duk filmlerinde iletisim kopuklugunu isler, sembolizmin ve dinsel ögelerin haricinde, renkler ve muzik uyumunu da sakin unutmamali.. Erkek film boyunca Japonca konusmaktadir, diger oyuncularsa Korece (eh artik uzak dogu çevire çevire kim hangi dilde konustugunu anlayabiliyoruz artik :P ) Filmi izlerken 2 farkli dilde konusuldugu anlasilmiyor, oyuncular bunu iletisim kopuklugu olmadan çok guzel islemisler


14 Aralık 2008 Pazar

99 Francs



Son teslim tarihi olan her şey gibi

insan da bir ürün sayılır.

Ayda 75.000 Frank karşılığında,
hayatımı sizi kandırmakla geçiriyorum.
Birikimlerinizi bir araya getirip
hayalinizdeki arabayı alana kadar
modasının çoktan geçmiş olmasını sağlıyorum.
Sizi kösteklemeyi her daim başarıyorum.
Kafanızın içine girip, sağ beyninize işliyorum.
Arzularınız artık size ait değil.
Benimkileri size empoze ediyorum.

Kokainsiz hayat onun için yeni bir keşifti.
Başkalarına göre televizyonsuz bir hayat gibi diyebiliriz.
Her şey çok yavaş ilerliyor ve çok çabuk sıkıntı veriyordu.
Belki de dünyayı kurtaracak olan sırrı kendine açıklıyordu:
"Can sıkıntısını kabullenmek."

30 saniyelik insan beyninin fiyatı
ne kadar biliyor musunuz?

Her yıl, dünya çapında reklama ayrılan bütçe 500 milyar dolar artıyor.
Bir BM araştırmasına göre bu miktarın sadece %10'nun dünyadaki
açlığı yarıya düşürmek için yeterli olacağını ortaya koymuştur.

Frédéric Beigbeder’in 99 francs İsimli Romanından:
Reklâmcıyım. Kâinatı kirletiyorum. Ben size pis şeyleri bile satan adamım. Asla sahip olamayacağınız o şeylerin hayalini kurduran... Photoshop'ta rötuşlanmış kusursuz bir mutluluk... Kılı kırk yararak oluşturulmuş görüntüler, moda müzikler. Zar zor biriktirdiğiniz paralarla, son kampanyada itelediğim rüyalarınızın arabasını satın almayı başardığınızda ben onu çoktan demode etmiş olacağım. Sizi yenilik bağımlısı yapıyorum. Yeniliğin avantajı, hiçbir zaman yeni kalmamasıdır. Salyalarınızı akıtmak: benim görevim bu. Benim mesleğimde kimse mutlu olmanızı istemez, çünkü mutlu insanlar tüketmezler. Çektiğiniz acı, ticareti canlandırıyor. Bizim jargonumuzda buna "Alışveriş sonrası düş kırıklığı" deniyor. Size acilen bir ürün gerekiyor; ama ona sahip olur olmaz bir başkasına gereksinim duyuyorsunuz... İhtiyaçlar meydana getirmek için kıskançlığı, acıyı, doyumsuzluğu körüklemek gerekiyor. İşte benim savaş gereçlerim bunlar. Hedefim ise sizsiniz.


6 Aralık 2008 Cumartesi

Sinterklaas

5 Aralik Sinterklaas'in (kisaca Sint) dogum gunudur. Hollanda'da, Belçika, Surinam, Endonezya ve farkli sekillerde de olsa diger Avrupa ulkelerinde kutlanilan bir "dini" bayramdir. Sinterklaas çocuklar için gelir, yaninda yardimcilari olan zenciler, yani Zwarte Piet'leri vardir. Aksamdan soba kenarina ayakkabilarini birakan çocuklarin evlerini geçeden ziyaret eder, bacadan girip, ayakkabilarinin içine hediyelerini birakir.. Tabii o çocuk sene boyunca uslu ve akilli durmussa, yaramazlik yapan avcunu yalar :P

Sinterklaas, yani Sint Nicolaas Hollanda'da ulusal bir çocuk bayrami olarak kutlanmaktadir. Kökeni Türkiye'ye dayanan bir hikayesi vardir. Aslinda 4. asirda Myra'da (simdiki Demre) yasamis bir piskopoz olan Nikolas'i anlatir. Özellikle fakir çocuklara yardim eden b'r azizdir, önceleri sadece Ortodoks hristiyanlarin andigi, ama 13. asirda Isim Günü verilen (6 aralik- ayni zamanda öldügü gündür) Bati Avrupa'da kutlanmaya ve anmaya baslamistir. Türkiye'de yasamis olmasina ragmen, nedence her sene Kasim ayinda gemiyle Ispanya'dan Hollanda'ya gelir, büyük bir senlik içinde çocuklar gelisini karsilar, saga sola sekerler ve zencefilli kuçuk kurabiyecikler (pepernoten) firlatilir. 5 aralik hediyelesme gunu oldugu için, okullarda ve bazi aile ortamlarinda "suprize" yapilmasi için isimler kura ile çekilir, çikan kisiye ufak bir Sint siiri hazirlanir, ufak bir hediye alinir (genelde kura kagidina isimle birlikte istedigi birkac hediye belirtir) Sonra hediye orjinal bir sekilde paketlenir. Hatta bazen hediyeden daha çok paketi dikkat ceker :) sira ile herkes hediyesini acar, ve siirini okur..

Sinterklaas 5 aralikta okullari da ziyaret eder, Noel babada oldugu gibi çocuklar kucagina oturur, seker ve hediyeler verilir. Yardimcilari neden zencidir onu hala anlamis degilim, ama sanirim bacadan gecerken yüzleri gözleri kömür oluyor, herhalde ondandir :) Sint'in ati ile çatilarda gezmesi, hediyeler birakmasi Germen geleneginden gelen bir inanistir, eski skandinav tanrisi olan Odin'e bir göndermedir, yani kisaca hem ortodoks (yunan) hem de Germen birlesimi olan bir hristiyan çocuk bayramidir mi? Bilmiyorum, tarihine indikce bu isin.. daha da icinden çikilmaz hale geliyor hani isin icine mitoloji ve din girince..

Gelelim Noel babaya, bir sekilde bu adaminda Sinterklaas geleneginden türedigi söylenmektedir, söyle ki eskiden New York Hollandalilara ait oldugundan, bu bayram orada da kutlaniliyordu (birazdan ingilizce alintiyi eklerim) fakat diger taraftan simdiki Noel baba kaç senedir kutlanmakta ki? Hatta o kirmizi kiyafeti 1950'lerde Coca-Cola tarafindan tasarlanmamis midir? Wiki'nin dedigine göre görünüsü bile yine bizim büyük Odin'e benzemektedir. Kis aylari oldugundan, yine benim bildigim kadari ile çam agaci suslemesi Skandinav ülkelerinden, al iste yine basimiza Odin ve mitolojisine çattik :P Konumuz Sinterklaas'di sanirim :)

Sinterklaas was Americanized into "Santa Claus" but lost his bishop's apparel, and was at first pictured as a thick-bellied Dutch sailor with a pipe in a green winter coat. Sinterklaas is the basis for the North American figure of Santa Claus It is often alleged that, during the Amerikan War of Independence the inhabitants of New York City a former Dutch colonial town (New Amsterdam) which had been swapped by the Dutch for other territories, reinvented their Sinterklaas tradition, as Saint Nicholas to be a symbol of the city's non-English past. The name Santa Claus supposedly is derived from older Dutch Sinte Klaas.

Farkli memleketlerde, farkli kültürler içinde yasayanlar, farkli deneyimlere sahip oluyor, biz bu geleneli burada hepimiz biliyoruz ama, Türkiye'den birine gel bunu anlat simdi :) Ayni sekilde bir 23 nisan veya 19 mayis baska ülkelerde pek bir sey ifade etmesede, Sinterklaas'da bilmeyen ve bunu yasamayanlar için pek bir sey ifade etmemekte. Bugün kutuphanede bana ufak bir hediye paketi hazirlanmis, demekki bu sene uslu uslu durmus ve yaramazlik yapmamisim :P


Sinterklaas
wikipedia

24 Kasım 2008 Pazartesi

Kücük Denizkizi Ponyo

Risa, adını Ponyo koydum.
Ponyo ona çok yakıştı.
Üstelik sihir de biliyor.
Elimi yaladıktan sonra,yara kayboldu.

Bu bir deniz kızı değil mi?
Derhal geri denize atın. Yoksa tsunami felaketi olur.
Bir deniz kızı karaya vurursa ardından tsunami gelir.
Bu eski bir efsanedir.

- Hem Ponyo insan olmak istiyor.
- İnsan mı? Aptal ve korkunç bir yaratık olup da ne yapacaksın?
İnsanlar denizdeki canları öldürüyorlar. Ben de bir zamanlar insandım.
İnsanlıktan uzaklaşmak için çok şey feda ettim.

Tatlım, izin ver de Ponyo gerçek bir insana dönüşsün.
Eski bir efsane göre bu mümkün. Eğer o çocuk sadık kalırsa
Ponyo sihir gücünü iade edip gerçek bir insan olabilir.
Aksi taktirde Ponyo zerreciklere ayrılıp yok olacaktır.

Sosuke, Ponyo insan olabilmek için mührü kırdı.
Ponyo'nun bir insan olabilmesi için onu olduğu gibi
benimseyecek bir erkeğin olması şart.
Onun bir balık olduğunu biliyorsun.
Ponyo senin kanını tattığı için bir deniz kızına dönüştü.
Onun yarı insan, yarı balık olduğunu
bilerek onu kabul ediyor musun?




Ponyo, küçük bir Japon balığıdır. Bir gün 5 yaşındaki Sosuke onu deniz kenarında bir kavonozun içinde bulur, çıkarayım derken de eli yaralanır. Balık çocuğun elini yalayıp iyileştirir. Sosuke ona Ponyo ismini koyar ve evine götürür. Fakat onun gaddar babası peşlerinden gelip Ponyo'yu evlerine, yani denizin derinliklerine geri götürür. Ponyo yarayı iyileştirirken insan kanı tattığı için bir deniz kızına dönüşür ve babasından kaçarak, tekrar Sosuke'nin yanına gider. Gider gitmesine de..
Gerisini öğrenmek için izlemeli :)

Ponyo büyük usta Hayao Miyazaki'nin eseridir. Sosuke karakteri torununun bir yansımasıdır. Miyazaki'den izlediğim ikinci şaheserdir, ilki beni pek tatmin etmemiştir. Bana göre fazla pastel ve hayalperest bir dünyası vardı, hani rüya ve gerçek arasında ve fazla yaratıklar dolanıyordu. Fakat Ponyo ilk anından itibaren beni bünyesine aldı. Sarıp sarmaladı.. Çocukların o sevimliliği, o masumiyeti ve o içtenliği.. insanın içindeki kendi çocukluğunu tekrar alevlendirmesi.. Bacak kadar boylarına rağmen dünyaya meydan okumaları.. sevdikleri için ve istedikleri için, birbirlerine güvendikleri için. Rahatından ve konumundan vazgeçen bir deniz prensesi.. Onu koruyup kollayan ufacık bir erkek çocuğu.. İste bunlardan feyz almak lazım. Hani işlerin sürekli ters gitmesine alışık bir zamanda yaşıyoruz ya, hani o animede renkler kararıp, fırtınalar koptuğunda acaba bir felaket mi olacak.. kavuşamayacaklar mı diye endişeleniyoruz ya.. Bizi endişelendirsede, Miyazaki konuyu çok güzel bağlamış, sadece küçük çocukların değil, senin benim gibi büyük çocukların dahi yüzünde koca bir tebessümle izleyeceği, hoş vakit geçireceği başarılı bir hikaye olmus... Hele sonunda "Ponyo, Ponyo, Ponyo" şarkısı insanı daha da bir ısıtmakta :)

Ben bunu Züliş için çevirmiştim, iyi ki de çevirmişim..
Hep büyüklerden değil, bazen de küçüklerin dünyasına bakıp öğreneceğimiz şeyler olduğunu görmek ne güzel. İyi seyirler ^_^


15 Kasım 2008 Cumartesi

Raymann is laat

Sibel'le saz kursu için telefonda gorustugumde, maalesef yilbasindan sonraya iptal edildigini soylemisti. Yazdan beri heyecanla bekliyoruz ama musait bir lokal ayarlanamamis pazartesi gunu icin, erteleye erteleye, 2009'e girecegiz anlasilan :P
Neyse sonra carsamba gunu gelsene dedi, nereye dedim.. Raymann'a gidecegiz Rotterdam'a... eh madem öyle geleyim hadi degisiklik olsun dedim. Türk ögrenci dernegi olarak.. Simdi adini soyleyip reklam yapmis olmiyayim ama neyse soyleyim yine de :P Eurasia SV.

Istasyonda bir uyuzluk yuzunden Rotterdam trenini kacirdim, ben oraya varana dek, millet studyo'ya gecmis.. neyse sorun degil, Spangen tranvayina atladim, Sibel indikleri duragi soyledi, hatta sag olsunlar beni duraktan aldilar birlikte yuruduk studyoya.. Raymann Surinam asilli bir komedyen, fakat unuttugum televizyon program olmasi, yani kameralari falan ancak iceri girip gordugumuzde idrak ettik :P Hehehe
Neyse iceriye girdik, yaklasik 40 ogrenci falan gelmis, ve bir suru insan.. sanirim 350-400 kisi falan vardi, biz perdenin acilacagi en on tarafa gectik, ha birazdan, ha simdi acilir diye ama nerde, yarim saatten fazla ayakta dikelmek zorunda biraktilar :P Oradakilerle biraz akraba da olduk sayilir, arkamdaki kiz omzumu kolunu yaslayip abandi hehehe, neyse dedim Turk zarar gelmez :P Yaw o yarim saatte neler dondu neler.. guvenlik gorevlileri atacakti bizi neredeyse :P Perde bir taraftan aciliyordu nedense.. guvenlik gelip tutuyordu eliyle.. kizlar gidikliyordu adamin elini falan hehehe.. hani onde olunca arkadanda itelemeler oluyor, biz iyice yapistik birbirimize neredeyse :P Sibel'e dedim acildiginda kos.. sandalyelere bayagi yer var, yerimizi kap.. sen hic merak etme demisti ama.. buna gerek kalmadi cunku ilk girenlerden olduk :) Hatta on siralardaydik..

podyum onunde 2 sira vardi, bi tarafta 5 kisilik, diger tarafta on sirada iki kisilik ve ortada viskos masas, 2nin arkasindaki 4 kisilik yere oturduk ama Sibel guvenlik gorevlisine sorup viskoslu, yani en one oturdu.. Iste sansimiza artik programin 200'uncu bolumune denk gitmisiz, herkese sapka dagittilar, ve Raymann sahneye cikip anons yaptiktan sonra hepimiz sapkalari takacaktik, (beyaz, mavi ve kirmizi renklerde, yani Hollanda bayraginin renkleri) biz illaki kirmizi istiyorduk, sag olsun kirmadilar da bizi :P Bazi program kurallarini anlattilar, mesela kameranin icine öküz gibi bakmamak, asiri spastik hareketler yapmamak, $akayi anlamasanda, herkes gibi gulmeye devam etmek gibi :P Güzeldi yaa.. Kamera calismadigi anlarda Raymann'in bizi guldurmesi, program yonetmeni ile dalasmalari, kostum degistirdigi anlarda sahneye çikan rapci (repci mi deniyor turkce? :P)

iste Surinam'in basbakani Venetiaan o hafta uluslar arasi toplanti için Rotterdam'da bulunuyormus, gelmisken Raymann'a da gideyim demis iste. (Surinam neresi derseniz, Güney Amerika'da bir ülke, eskiden Hollanda sömürgesi altindaymis, ayni Güney Afrika ve Endonezya gibi). Buraya gelen ilk gurbetcilerden sayilirlar, yani Fas ve Türkiye öncesinden. Neyse tarih dersine baslamiyalim simdi :) Güzeldi gercekten.. Neyse ben isimin basina döneyim artik :)

10 Kasım 2008 Pazartesi

Aska Dönüs..

Canim,
Seninle zaman nasil akip geçti..Günler aylari, aylarda insallah yillari kovalar..
Ve biz Allah'in izniyle hep birlikte, bir arada oluruz..
Iyi ki varsin, ve iyi ki hayatimdasin..

Seni seviyorum!
ÇGPP :)



Aşka Dönüş

Dönebilmek o dönüşü olmıyan yollardan
Sürekli bir aldanış bir daha bir daha
Hiç bitmeyecek gecelerden bir sabaha
Çıkabilmek ve sevmek durmadan usanmadan

Konuşmak konuşmak gözlerle fısıltılarla
Duymak büyülü sıcaklığını beyaz ellerin
Her geçen dakika var olduğunu anlamak için
Yaşamak arzu dolu dudaklarda, şarkılarla

Unutmak ne varsa kötülükten yana
İnmek sevilen gözlerin derinliğine
Öyle mutlu, öyle sarhoş, alabildiğine
Bin yıl içmek o sulardan kana kana

Her gün ona koşmak dağlardan tepelerden
Her yerde, her zaman onsuz edememek
O en tatlı hayal, en büyük gerçek
Anlarsın taşan o günlerden gecelerden

Sonra bir gün o bütün karanlıkları yırtasın gelir
Başını alıp gidesin gelir uzak denizlere
Artık her şey boş ve yalan sevdin ya bir kere
Her yerinden bir buğu halinde o yükselir

Sen yoksun artık anla yeryüzünde bir o var
Onun elleri var, gözleri, dudakları
Anlarsın tenin beslediği zaman toprakları
Ve hala seversin zaman bitinceye kadar

Yeniden var oluştur ya da bir başka türlü oluştur bu
Nice aldanmalardan sonra bir aşka dönüştür bu!
Ümit Yasar Oguzcan

9 Kasım 2008 Pazar

Kara Kitap

# Bana derler tatlı Lola, sevgilisiyim herkesin
# Bir piyanolam var, salonunda evimin
# Tatlı Lola'yım ben, her bir erkek sever beni
# Fakat piyanolama, yanaştırmam kimseyi!
# Bana derler tatlı Lola, sevgilisiyim herkesin
# Bir piyanolam var salonunda evimin
# Ve oradan biri eşlik etmek isterse bana
# Dikerim gözümü, basarım pedalıma

Ich bin die fesche Lola, der Liebling der Saison!
Ich hab' ein Pianola zu Haus' in mein' Salon
Ich bin die fesche Lola, mich liebt ein jeder Mann
doch an mein Pianola, da laß ich keinen ran..
(filmde gecen bir Marlene Ditrich)



Hollanda ne de olsa Almanya'nın bir parçası.

Hepimiz bir çeşit Alman diyalekti konuşuyoruz.

Beni ne kadar aptal sanıyorsun?
Tesadüfen hayatıma çok güzel bir kadın giriyor.
Sonra genel merkeze gelip tesadüfen aradığım
tüm pulları getiriyor.Üstelik bir de yahudi çıkıyor.
Ve bizimle çalışmaya başladığı anda Franken'ın en iyi
casusu öldürülüyor. Ne büyük bir tesadüf, değil mi?

- Çıkmayan candan umut kesilmezmiş.
- Ne umudumuz kaldı ki?
- Tommy'lerin gelmeleri.

Hollanda´nin milli marsi:
# Wilhelmus van Nassouwe, safkan bir Hollandalı
# Ölene dek kalacağım atamın topraklarına bağlı
# Her zaman hür ve korkusuz bir Portakal veliahtı
# İspanya kralına her zaman olmuşumdur saygılı


Zwartboek (2006)

Hollanda 1944… İkinci Dünya Savaşı’nın son yıllarında güzel şarkıcı Rachel, şimdi Avrupa’daki bir çok yahudi gibi ailesinden ayrı, her an Gestapo tarafından yakalanma korkusuyla savaşın bitmesini beklemektedir... Hollanda’da gizlice yahudileri sınır dışına kaçmalarına yardım eden bir avukat olan Mr. Smaal ve karısının evine gelirler. Mr. Smaal, gönülsüzce de olsa, Rachel’I düşman hattından geçirip, müttefik topraklarında ailesiyle buluşması için ayarlama yapacağını söyler. Fakat tehlikeli bir nehir geçişi sırasında, tekneleri Alman devriyelerince pusuya düşürülür. Nazi’ler acımasızca teknedeki herkesi öldürürken Rachel, nehre atlayıp kurtulmayı başarır...

Iste bundan sonra olaylar gelisir..
Insan, savasta kime guvenebilirki?



Bildigim 4-5 dilin bir filmde bir araya gelmesi, bir birliktelik olusturmasi ve ara dil gerekmeden ceviri yapabilmek cok guzel bir olay. "Acaba dogru mu cevirdim" gibi soru isaretleri birakmiyor. Daha cok duygusal agirlikli, kisisel gelisim iceren filmler cevirmeyi seviyorum, fakat Hollanda icin 2006 yilinin medari iftiharini cevirmek benim icin buyuk bir keyif ve onurdu. Filmin buyuk bir kismi calistigim sehirde cekilmistir (Lahey-Den Haag). Iyi seyirler efendim :)

26 Ekim 2008 Pazar

bir e-mail

Beş yaşında idim. Rahmetli babaannem pirinç ayıklıyordu.
Bir tane yere düştü. Babaannem eğildi, aramaya başladı.
Sağa bakıyor, sola bakıyor, bulmaya çalışıyordu.
Çocukluk iste,

-Aman babaanne dedim.
- Bir pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya, yorulmaya değer mi?
Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı, öfkeyle doğruldu.
-Sen oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun, ' dedi.
- Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar.
Bir pirinç tanesinde kaç insanin göz nuru, alın teri, emeği, çilesi var biliyor musun?'
Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.

Aradan yıllar geçti. Hukuk Fakültesinde öğrenciyim. Alain'in proposlarini okuyorum.
Birden irkildim. Babaannemi hatırladım. Alain, bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa karşı ihanet etmiş olur diyordu. İlave ediyordu: Bir iğnenin üretiminde binlerce insanin alın teri, göz nuru, el emeği vardır diyordu.

On dokuz yıl evveldi. Stockholm'e gitmiştim. Bir otele indim. Geceydi. Sabahleyin, traş olmak i çin lavaboya gittiğimde, aynanın yanında ilginç bir not gördüm. 'Lütfen traştan sonra jiletinizi çöpe atmayın, yanda bir kutu var oraya bırakın, bir tek jiletle dahi olsa, İsveç çelik sanayisine yardımcı olun' diyordu. Doğrusu hayretler içinde kaldım. Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir. Birçok eşya üzerinde' İsveç çeliğinden yapılmıştır' diye yazardı. İste o ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor, gelen turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu.

İsviçre'de zaman zaman, belli periyotlarda radyolar, televizyonlar bir haberi duyurur. 'Şu tarihte, su saatte, adamlarımız gelecek. Siz lütfen hazırlığınızı yapın. Okumadığınız, ilgilenmediğiniz, kullanmadığınız ne kadar kitap, dergi, gazete varsa, kâğıt, ambalaj, kutu varsa, velev ki, bir ilaç prospektüsü dahi olsa, kapının önüne koyun. İsviçre'nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla ağaç ziyanına engel olun.' (aynı işlem Hollanda'da da var, genelde aylık veya haftalık olarak kapı önünden ya da belli toplanma yerlerinden 'kagıtlar' toplanır.)

Japonlar son derece sade, basit, yalın mütevazı yasayan insanlardır. Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül edememiş, hayatın manasını anlayamamış, zavallı kimselerdir.. Böyleleriyle; evini mezat salonuna çevirmiş zavallı, diye eğlenirler. Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır. Vaktiyle Japon ekonomisi darboğazdan geçiyor. İç borçlar, dış borçlar gırtlağı aşıyor. Zamanın başbakanı meclisi toplar. Kürsüye çıkar. Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve;

-Şu andan itibaren Tanrı şahidim olsun ki, Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna kadar ödenmeden, pirinçten başka bir şey yemeyeceğim. Şu üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim.
Dediklerini yapar, en üstten en alta bir israftan kaçınma kampanyası açılır. Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun toplumun bütün kesimlerini, tek istisna olmadan kapsadığını söylemeye gerek yok. Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını gördüm. Yarabbim, ne kadar sade, ne kadar mütevazı, ne kadar gösterişten uzak...


*Gerekmediği halde elektriği yakmakla, suyu kapamadan bos yere akıtmakta, gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla, yemek yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de zalimler sınıfına geçmiyor muyuz?
*Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerle örülmüştür.Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki, ilk okul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım.

Bir mıh bir nalı kurtarır.
Bir nal bir atı, bir at bir komutanı,
Bir komutan bir orduyu,
Bir ordu bir ülkeyi kurtarır diyordu..

Maddi durumumuz ne olursa olsun,
ister zengin olalım ister fakir, hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız.
Burada parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır.

23 Eylül 2008 Salı

BEN X'e tesekkur

Ben X filmini gerçekten severek çevirmistim, izleyen arkadaslarda sag olsunlar benimle hem fikir olduklarini gösterdiler. Aslinda farkli "ilginç" film çevirilerim oldu ama sanirim Ben X insanlarin içinde bir seyleri uyandirdi, bazi insani duygularimizi tetikledi. 20'den fazla tesekkür emaili geldi, bazilarini sizlerle paylasmak isterim:
asil begendiginiz için de ben tesekkür ederim :)

***
İzlediğim bir filmi beğendiğim çok görülmemiştir ama benX gerçekten hoş bir filmdi.. Altyazı sitelerinde sadece sizin çevirdiğiniz altyazı vardı ve bu güzel film anısına size teşekkür etmek istedim.. Cevap yazmanıza gerek yok sadece; teşekkürler..

***
Hayatimda izledigim en guzel filmlerden biri olan Ben X'in altyazisi icin gosterdiginiz emek ve zamana tesekkurler. Elinize saglik, basarilar dilerim..

***
Ben X çevirin muhteşem olmuş, ne diyeceğimi bilemiyorum sabahın köründe damn it! serinlikle beraber içime işledi film, çeviri için saol..

***
Muhteşemdi...
Bunu izlememi sağladığınız için
çoookkk.. çookkk teşekkürler....
Elinize ve aklınız sağlık......
İyi ki varsınız.....
Not: cevap beklemiyorum.

***
merhaba,
email adresinizi BenX filminin altyazısında gördüm.
sadece merak ettiğim şey, acaba KKTC 'de üniversite okudunuz mu? onu öğrenmek istiyorum.
kolay gelsin, saygılar ...

***
dün gece izlediğim filmin sonuna imzanı atmışsın altyazılar sana aitmiş filmin adı BENX teşekkür etmek istedim sadece...

neyse... güzel bak kendine...

***
Merhaba Aybike,
Bu sabah, senin güzide çevirinle bezenmiş olan Ben X adlı şaheseri izledim. Beni içten bir biçimde etkileyen nadir filmlerden biriydi, senin de katkınla tabii ki. Bu güzel filme, ancak bu kadar kusursuz bir altyazı yakışırdı. En küçük bir hataya yer bırakmadan tüm filmi doyasıya yaşamamı sağlayan, akıcı ve yalın bir çeviriye imza atmışsın. Bu harikulade çevirin sayesinde Felemenkçe bir filmi, sanki anadilimmişçesine izledim, sevdiklerime de izlettireceğim. Çeviri kabiliyetine hayran olmamak mümkün değil...

***
Merhaba ve iyi geceler.

Biraz önce seyrettim çeviriniz olan filmi. Tam sonunda "kim olsa da göstersem, kim olsa da söylesem" diye kursağımda kalmışken sizin mail adresinizi gördüm. Bazı olayları da bizzat yaşadığım için geçmişte, eh, açıkçası anıra anıra ağladım burda.

Çeviri için elinizi sağlık.
Selam ve Sevgiler

***
merhabalar!
az önce çevirdiğin ben x filmini izledim hayatımda izlediğim en güzel filmlerden biriydi sana çoookk çooook çoook teşekkür ederim eğer çevirdiğin başka filmler varsa onları da izlemekten çok mutlu olurum bu filmi çevirmekle en azından bana hayatımın en güzel filmini izletme olanağı verdin diline yüreğine sağlık.bir çok insana izletilmesi gereken bir film.dediğim gibi çevirdiğin başka filmler varsa izlemekten çok mutlu olurum..

iyi günler...

***
birşey sormak istiyorum da onun için rahatsız ediyorum. Ben X'i seyrettim.
Çeviri : Aybike Gülfem yazıyordu, sen mi çevirdin türkçeye?
Film çok güzel zaten eline sağlık :) benim de merakım var swedish, norwegian dır falandır. ondan sordum

hadi ya ben swedish sandım gerçekten : ) ayrıca "kokusu bile yeterdi.. henüz keşfedilmemiş bir adada keşfedilmeyi bekleyen bir mevsimin kokusu. o güzel boynunu bana çevirmiş manzayarı seyrederken ben dudaklarımı aynı bir bayrak gibi özgürlüğümün nişanesi olarak oraya nasıl yerleştiriceğimi düşünüyordum." ben hayatımda böyle bir sıfat duymadım ya çok güzel :D neyse teşekkür ederim bilgi için. gerçekten swedish sanmıştım dutch mı$. :)

***
Altyazı çevirmek ayrı bir şey; yaptığın çeviriye kendini adamak ayrı bir şeydir. Aybike'nin yaptığı çevirilere kendini adaması ve çevirirken filmle bütünleşmesi, yaptığı işin kalitesini bir kaç daha arttırıyor. Kendisine bu denli özenli ve özverili çeviri yaptığı için teşekkür ederim.

14 Eylül 2008 Pazar

Kalbin üzerinde titreyen hüzün (2)

Söz başı(yazarın kaleminden)

Kimi zaman sevdiğimizin ne olduğunu bilmeden severiz. Ve insan henüz neyi sevdiğini bilmediği böyle zamanlarda O’ndan başkasını sevdiğini zannedebilir... Oysa sevmek, en fazla, neyi sevdiğini fark etmek demektir ve seven biraz da neyi sevdiğini bilendir. Her aşk O’na çıkar sonunda, O’ndan başkasını sevmek imkânsız gibidir. Seven neyi sevdiğini bilse de bu böyledir, bilmese de bu böyledir.
Bu yüzden değil mi ki kendini kaybetmek gibi görünen aşk, aslında kendini bilmek. İstese de insan O’ndan özgeyi sevme şansı yok. Şans sözcüğü yok lügatlerde bundan böyle. O’ndan özgeyi sevme ihtimali yok. Ve neyi sevdiğini bilenle bilmeyen arasındaki fark sadece bilmenin bilincinden ibaret.
Sevginin yanılgısı yok. Yanlış olan neyi sevdiğini bilmemek ve yolu yanlış çizmek. Hangi kaynaktan geldiğini suyun, hangi dağın üstünden döküldüğünü aydınlığın, bilmemek. Bilmemek yanlış kılar sevgiyi.
Züleyha ki Yûsuf’u sevdi. İbtida, neyi ve kimi sevdiğini bilmedi. Sonra aşkın kaynağını bildi, Yûsuf’u değil, Yûsuf’ta tecellâ eden nuru sevdiğini fark etti. Yûsuf önce aşkın kaynağını bildi sonra nurun Züleyha sûretinde tecellâ ettiğini fark etti. Biri sûretten nura yükselirken diğeri nurun sûrette tecellâ ettiğini idrak etti.
İşte bütün hikâye: Kim düştü kuyuya, Yûsuf mu, Yakub mu, Züleyha mı? Zindan kimin kader, Yûsuf’un mu, Yakub’un mu, yoksa Züleyha’nın mı? Yûsuf, Yakub ve Züleyha yok aslında. Hepsi bir, hepsi O bir, hepsi tek bir.
Her Yûsuf u Züleyha bir öncekinin hem aynı hem başkası. Bu da öyle. Ayna aynı, kitap farklı.

YÛSUF ile ZÜLEYHA
kalbin üzerinde titreyen hüzün

Nazan BEKİROĞLU


si-murg beye özel teşekkürlerimle

Kalbin üzerinde titreyen hüzün (1)

Yusuf'un kuyuya atıldığına şahit olan kurt anlatır:
Ben, diye başladı, garip bir adım var şu coğrafyada, şu tarihte, şu edebiyatta. Şaşılası bir bahtım var benim. Kimi adım zafer anlamına gelmekte. Mertlik benim, şan benim. Hani neredeyse şu mor yeleli arslanlar olmasa, taç benim, taht benim, erk benim. Özgürüm ben, özgürlüğüme bedel öderim....

Aile hayatım vardır, eşime sadık, çocuklarıma babayım. Terk etmem onları sağ kaldığım müddetce. Dağlar mekanımdır, adımın arkasında yatan efsaneler vardır. Görkemli başım görüntü bırakır kimi bayraklarda. Ne benzetmeler ne imgeler oluşur etrafımda. Hal böyleyken, ben de anlamam nedendir, dedim ya şaşılası bir bahtım var benim, bazen de kirlilikle özdesleşir şerefli ismim. Sanki ben aynı anda iki şeyim. Hain ben olurum. Yol kesici, parçalayan, kan emici. Arkadan saldıran, şerefsizce ve namert.e vuran. Çalarmışım, çırparmışım, soyarmışım; ben.

Ama şimdi öyle bir kara sürüldü ki anlıma, öyle bir iftira atıldı ki bana; temizlemesem, bu yüz karasıyla yaşamama imkan yok. Temizlemeye kalksam, gücüm yeter mi bilmem! Duydunuz işte, duyduk hep birlikte. Ne dedi Yusuf'un kardeşleri; Deriz ki Yusuf'u kurt yedi. Anlatacaklar şimdi herkese. Kerhesler böyle bilecek beni. Yakub da öyle bilecek... Nasıl herkese duyurayım da sesimi diyeyim: Bu anlattığınız ben değilim, ben bu anlattığınız değilim. Yusuf'u ben nasıl yerim? Ben Yusuf'u nasıl yerim?

****
Yusuf'un Züleyha yanında büyümesi:
Yusuf bir güzel çocuk. Züleyha her kadın kadar çocuk. Züleyha, kendi içinde mevcut çocuğun masumluğuyla, kendisine köle olarak getirilen Yusuf'a hiç kıyamadı. Yusuf incinmesin, Yusuf üzülmesin. Aman Yusuf yorulmasın. Bir masal anlatayım Yusuf bak sana. Yusuf benim içimde de masallar uyuyor söz aramızda, hala. Bak Yusuf, sudan çıkan ışıklı bir düş arabası gibi doğuyor ay, işte tam şurada. Hadi sen de çölün öbür tarafında güneş nasıl doğar nasıl batar, anlat bana.

Yumma Yusuf gözlerini, dinle beni. Uyku mu esir aldı benim güzelimi. Haydi şu ırmakta ıslatalım saçlarınıö gözlerini. Canın mı acıdı, ver parmağını öpeyim de geçsin. Yusuf anlatsana, kuyunun karanlıklarında çok mu korktun? Kervanlar getirirken seni çölün bu tarafına çok mu yoruldun? Yusuf. Yusuf. Yusuf...

YÛSUF ile ZÜLEYHA
kalbin üzerinde titreyen hüzün

Nazan BEKİROĞLU

1 Eylül 2008 Pazartesi

Benimle ol..



Theresa Chan'ın hayatı ve
otobiyografisinden esinlenilmiştir.

Gerçekten var mı gerçek aşk, sevdiğim?
Tabii ki var, sımsıcaksa yüreğin.

Aşk ölmez, her ne kadar bedenler her türlü acıdan ölse de.
Aşk, sadece ne olduğunu bilmediğinde kaybolur.

9 Temmuz 1943'te Sago Lane'de doğmuşum.
Ailem beni seviyor ve benimle gurur duyuyordu.
Ama mutulukları uzun sürmedi.
Sağırlığıma neyin sebep olduğu hakkında fazla bir bilgi yoktu.

İşitmeyi yitirdim. Ve şimdi görmeyi de yitirmiş sayılırım.
Renklerin değiştiğini ve siyah noktalar görmeye başladım.
Ailem tedavi için beni hemen hastaneye götürmedi.
Her sabah doktorlar beni muayeneetmeye geldiklerinde
onlara, bir daha görebilecek miyim diye sorardım.

Kör oldum.
Sessiz ve karanlık bir hapiste yaşıyormuşum gibi geliyordu.
Hayatta olduğum sürece ve cennetin sevgisi tarafından
korunduğum sürece hiçbir şeyin fark etmediğini söylerdim kendime.

1960'ın sonlarında kendimi Amerika'da buldum.
O zamanlar ıngilizce konuşamıyordum.
Ve en önemli şeyler arasında bana konuşmayı öğretmek vardı.
Benim gibi hem sağır hem de kör olan birisi için tamamen
yeni bir dil öğrenmek birçok insana göre çok şaşırtıcı olsa gerek...


Benimle Ol - altyazı
Be with me (2005) - Singapore

Ortada bir niyet varsa,bir çözüm yolu da vardır.
Azim, dünyadaki en zor ve en cesaret kırıcı şeyleri yenebilir.






Haydi gel benimle ol - Sezen
Bende zincirlere sığmayan o deli sevdalardan
Kızgın çöllerde rastlanmayan büyülü rüyalardan
Kolay kolay taşınmayan doludizgin duygulardan
Yalanlardan dolanlardan daha güçlü bir yürek var

Haydi gel benimle ol oturup yıldızlardan
Bakalım dünyadaki neslimize
Ordaki sevgililer özenip birer birer
Gün olur erişirler ikimize

Uzanıp yüreğinin ateşiyle yeniden
Yıldızları tek tek yakacağım
Sarılıp güneşlere sevgimizle göklerden
Mavi mavi taçlar takacağım

6 Temmuz 2008 Pazar

Oseam


Jeong Chae-bong tarafından yazılan ve ilk kez 1983 yılında Güney Kore'de yayımlanan "Oseam" adlı masal 100.000 adetten fazla satmıştır.

Hem yetim, hem de öksüz olan 5 yaşındaki sevimli Gilson ve güzeller güzeli ablası Gami kışın gidecek bir evleri olmadığı için budist tapınağında yaşamaya başlarlar. Bir gece Gami annesini rüyasında görür. Saf ve temiz bir kalbi olan, çiçeklerle, hayvanlarla hatta bulutlarla arkadaşlık kurabilen Gilson da annesini görmeyi çok istemektedir. Bunun için budist rahibiyle birlikte uzak bir dağa yolculuk yaparlar. Gilson o dağ başında annesini görecek midir acaba?



İlk Uzak Doğu, ilk Kore ve ilk anime cevirim olduğundan, Oseam benim için özel bir filmdir. Gami kızımızın bir rahatsızlığı vardır, buna rağmen elinden geldiğince kardeşi Gilson'a gözü gibi bakmaya çalışır. Üzerine bir anne gibi titrer. Misafir oldukları tapınakda Gilson afacanlıklarıyla ortalığı karıştırır. Kar eridiktenten sonra annelerini aramaya gideceklerine söz veriri ablası, ama aslında böyle bir imkan, böyle bir ihtimal yoktur. Sırf küçük çocuğun saf ve temiz duygularını hayal kırıklığına uğratmamak için ona yalan söyler. Gilson daha sonra bir rahiple birlikte uzakta olan bir inziva evine çekilmek için yola koyulur. Orada belki annesini görebilecek bilgileri edinecektir..

Oseam 5 yaş (yaşında) demek. Anime her ne kadar aile türü olarak gösterilsede, çocuklar için sakıncalı olabilir, animede giderek büyüyen hüzün ve ağır konusu çocuk için sakıncalı olabilir. Zaten yetişkinler için yazılmiş bir hikayeden esinlenerek uyarlanmığtır. Kore insanının ses tonunu bilirsiniz, sakin yumuşak, duygulsal ve sevecendir, aynı abla Gami'nin sesi gibi. Sepia ayırlıklı renkler insanı rahatlatmakta. Dinsel ögeler çok, malum büyük bir kısmı takınakta, rahiplerin arasında geçmekte. Filmin müziği, görüntüleri insanı bam başka diyarlara alıp götürüyor.

Film ayrıca 2004 yılında Cannes Film Festivalinde anime için büyük ödüle layik görülmüştür. Her izlediğimde mutlaka ağlarım, hatta geçen altyazıdan birkaç cümle eklerim diye okurken, gözlerim yine doldu. Bu iki çocuğun masumiyeti, saflığı ve hayata karşı vermeleri gereken zor sınav beni derinden etkilemiştir. Belki de gereğinden fazla kendimi onların yerine koyup, hüzünlerini derinden hissettiğimdendir. Ben çok seviyorum, umarım sizde beğenerek izlersiniz!




Sana annemi tekrar anlatayım mı?
Ön bahçemizde küçük bir tahta beşik vardı.
Evet! Ben orada oturup, patates ve mısır yerdim, değil mi?
Geceleri yıldızlara bakar ve annemin masal anlatmasını dinlerdik.
Güneş ve ay hakkında olanı mı?
Ve kaplanla kurutulmuş hurma masalını?
Evet! Sonra uykumuz gelirdi.
Kafalarımız annemin kucağında, uykuya dalardık.

Gami, annemi tüm kalbimle çağırdım, ama o hâlâ gelmedi.
Gami, onu nasıl duyacağımı söyle bana...

27 Haziran 2008 Cuma

BLD goes bowling

Merhaba blog,

yine uzun zamandir is hakkinda bahsedecektim degil mi ben? Ama bir turlu firsat olmadi, iste neyse bugun bir seyler karalayalim dedim. Son zamanda fazla ilginc seyler olmuyor, ya da aslinda her zaman ilgincti de, bize artik normal geliyor sayilir..

1 nisanda cok onemli bir deadline'imiz vardi, ve tabii ki onu alamadik, herhalde sirf Rijswijk olarak her kimlik numarasini bir ay icinde bizim bitireblecegimizi dusunmeleri dahi ilk basta buyuk bir hataydi, kaldi ki Utrecht'te 5 tane unit calisiyormus bu islemleri yapmayan, madem bir isin bitmesini istiyorsun, herkesi ayni proses uzerine calistiraniza.. neyse buyuklerin her daim bildikleri bir sey vardir, bizi ilgilendirmez, deadline boylelikle 1 temmuza kadar sarkti ama.. al iste 1 hafta kaldi halen 2006 vergi yilini bitiremedik, bitirttiremediler :P Neyse iste mayis ayinda epey bir rahatladi biz de..

Bizim Ekrem ismindeki is arkadasimiz, biz ise basladigimiz siralar cok ciddi bir cocuktu, bizden once baslamis zaten. Ne bileyim boyle uslu efendi gibi geliyordu bize. Martta baska bir ise basladi ama 1 ay anca kaldi geri geldi, bizi cok ozlemis mis guya (tabii hicbirimiz inanmadik ama olsun :P ) ama dondugunden beri o eski uslu efendi cocuk gitmis, yerine hicbir seyi umursamayan, ciddiyeti bilmeyen, simarik bir cocuk gelmisti, yani cocuk kelimesinin tam manasinda bir cocuk :P Neyse iste, Murat ve bu iphone ilk ciktiginda direk gidip aldilar, o andan itibaren zaten dunya ile olan irtibatlari tamamen kesildi sayilir :P Bizim iste maalesef internet erisimini kapatmislar bircok site icin, birebildigimiz devlet siteleri var birkactane, wikipedia ve nu.nl gibi gazeteler acik o kadar.. Neyse.. iphone ile surekli nette gezdiklerinden, tabii bilide cabuk bitiyor, bir ara kablosu bagladilar, ondan doldurmak icin, bizim tum prizler dolu maalesef bir suru bilgisayar giris cikislari oldugu icin.


Neyse bir gun oglen molasindan donusumuzde, baktik bizim adanin bilgisayarlar ucmus.. ve ayni sekilde yan odanin bilgisayarlarida ucmus.. Bizim canimiza minnet tabii, oturacaz ne rahat. Neyse teknik servisten bir eleman geldi, sordu bir sey oldumu falan diye, baktik Ekrem sey dedi, boyle boyle prize fisi taktim sonra ufak bir elektriklenme oldu.. adam prizi goturdu ve 15-20 dakika sonra geri dondugunde prizin icinden bir atac bulmus XD o da kisa devre olmasina ve boylelikle bizim unitin bilgisayarlarinin ucmasina sebep olmus, atac iyice esmerlesmis o kisa devre olayinda, yapismis birbirine hehehe.. daha sonra arkamizda bulunan tahtaya yapistirip anisina yazi yazdik, resmini cektimde, su an telefonda daha sonra eklerim...

Gecen hafta hep birlikte bowling yapmaya karar verdik, oysa uzun zamandir bir arada bir sey yapacaktik. Mesela ocak ayinda mart gibi bir haftasonu bir yerlere gidleim dedik. Paris dedik, geceleyemem diyenler oldu, Almanya dedik, Koln gibi, orasi guzel degil, kucuk bir yer denildi, Antwerpen, Bruksel dedik, vay efendim orasida zaten cok gorunduk yerlermis.. oyle diye, boyle diye haziran ayina geldik :P Herkesin keyfini bir araya toplamakta baya zorlaniyor insan yani, hani cumbur cemaat bir seyler yapmakta bayagi zor anlasilan. Neyse bazilari once evde isimiz var falan dediler, saat 7 gibi bowling salonunda bulusacaktik, biz bakim bir kac kisiydik, he 6 kisi once birlikte yemek yemeye kadar verdik, eve gidip donunceye kadar zaten o saatte bowling'e gidemezdik. Neyse yine bu Ekrem para cekecegim diye gitti, geri gelmez.. bekle bekle agac olduk, medersem sen git Turk lokantasi vardi, orada yerler diye.. gir iceri ismarla yemegini bizi bekle... Simdi yemek yemekte sorun toplu halde, biz disarda Ekremi beklerken onun tartismasini yapiyorduk, birisi der Turk lokantasi, Sibel der ben et yemem, El Mamma olsun (misirli) Sezer der oranin mutfagi pis, orada yemem ben MacDonaldsa gidek, Dinesh der ben gitmem oraya yagli.. ortada kaliriz, sonunda benim diretmem uzerine La Place'e gittik V&D'nin, hem genelde guzel sebzeleride oluyor oranin :D Neyse o arada da Ekrem arazi.. bulduk onu biraz firca cektik sonra birlikte La Place'de yemegimizi yedik, erkekler araba ile, biz kizlarda otobusle gittik.. Onunda ufak bir bidi bidisi oldu :P Birlikte Zuiderpark'ta bulunan bowling salonuna vardik sayilir..

Millet toplanip edene kadarda oturduk, bir seyler ictik, simardik, ben bir ara koltuktan dusuyordum :D Ucuna oturmustum ne bileyim ucunun yumusak oldugunu, neyse durumu idare ettikte, bizim Sibel'in bir gulusu var, akillara zarar, bir basladimi hep birlikte bizide gulduruyor. hani caktirmadan da yapamiyorsun o yuzden :P hem guluyor, hem anlatiyor falan derken, bowlingimiz basladi, bakayim bayagi bir kalabaliklastik, 11 kisi olmusuz. Orada Ekrem yine yapacagini yapti yahu.. bir ara bir ses duyuldu, baktik Eki 2.80 yere uzanmis, ustelik olugun icinde neredeyse.. topu yuvarliyacagim diye fazla yurumus ve ayaklari kaymis :D boylelikle tabii girmis olugun icine. Ben once Sibel'in kahkahasi ile irkildim, biz gormemistik, o da gormemis zaten ama Eki'nin yerde uzanmasi gulmesine engel olamadi. sanirim bi yarim saat kadar gulmustu :P yok yok abartmiyayim, 15 dakika kadar iste.. neyse bayagi bir eglendik, ama sonlara dogru kolumun kopacak oldugunu fark ettim, ilk baslarda oyle olmuyor tabii.. haa birde oranin disko bowlingi cok meshurmus,.. iyi gidiyorduk, bir anda isiklari kapattilar, boyle gorsellik acisindan hos ama bowling acisindan berbat olan disko isiklarini actilar, artik topu nereye attigimizi goremedik, neyseki son 15 dakikamiza denk gelmisti bu :)

Avrupa kupasi munasebetleri yuzunden de erkekler orada kaldi, bir cafe de toplu halde mac bakmak istediler, ve persembe gunuydu bak simdi animsadim Lahey'de ozel Shopping Night duzenlenmisti (evet burada dukkanlar saat 6 dedin mi kapamiyor iste, ve haftanin bir gunu de saat 9a kadar acik aksam, nerde oyle Turkiyedeki gibi saat10lara 12lere kadar acik olsun :P) Neyse bizde biraz gezelim edelim dedik, aksam eve pestilim gelmisti benden once :P Cok guzel bir gundu yaa...


Sibellisious bize resimleri cdye cekip verecektide, onunda programinin bozulacagi zaman tuttu, neyse artik 2 ay beklemek zorundayiz, zira 2 ay tatile cikti hanimefendi, hatta dun Murat'i uyuz etmek icinse birde sms gonderdi, "senin yerine geziyorum Taksim'lerde" diye :P Ayyy cenem dustu benim yaw..
Ben gideyim, bizim maceralari daha sonra anlatiriz, mesela Chocotoff ambalajlarini top haline getirip, acilan kursun savaslari gibi.. he evet vergi dairesi burasi ne olmus? Isimizden daral geldi bir sekilde eglenceli hale getirmesini sagliyoruz :) Zaten benim de vaktim iyice azaldi ya.. hic birsey yapasim yok.. ha evet, belediye kapanacak simdi ben hala evdeyim..

hadi gorusurum

14 Haziran 2008 Cumartesi

Profesör ve denklemi


Hakase no aishita sûshiki
2006 Japon yapimi bu film bir matematik profesörünü konu alir. Bir tiyatro gösterisi sonrasi geçirdigi trafik kazasi neticesinde hafizasini kaybeder. O günden itibaren bir eylemi sadece 80 dakika kadar yasar ve sonrasini unutur. Ona göre dün her zaman o gösteri olmustur. Artik simdiki zamanda degil, geçmiste yasar. Ona bakmak için evine gelen hizmetçi ve küçük oglu Kök'e (ki bu ismi profesör ona koymustur) matematik bilgilerini aktarmaya çalisir. Profesör matematige asik bir insandir. En sevdigi denklemse Euler'in formülüdür. (Bunu az sonra biraz daha açacagiz).

Filmin sunumu ciktiginda indirip izlemistim ve matematige olan sevgimden dolayi bu güzel filmi Türkçemize kazandirmak istedim. Euler ile üniversitede tanismistik, ama bizim tanismamiz bu filmde olduğu gibi olmamisti. Keske bize ders veren hocalar da bu profesör gibi olsaydi diye içimden geçirirdim, hepimiz birer matematik asigi olarak daha bir zevkle derslere giderdik... Neyse, kollari sivadim, ceviriye basladim ama Türkce matematik terimleri bilgisizligim bana sürekli mani oldu. Ceviriyi iptal ettim ve filmi sildim. Daha dogrusu sildigimi sandim çünkü yaklasik bir sene sonra HDD'nin ucra bir kösesinde karsima cikti. Çeviri duyurusunu açtim DP'ye ve canla basla çevirmeye basladim tekrardan. Önce basit satirlari, bu sefer karsima "amicable numbers, imaginary number, factorial, perfect numbers" gibi terimler geldi. Offladim poffladim ve nihayetinde haziran ayinda feraha kavustum. Çeviri tamamlandi çok sükür.

Filmden satirlar:

Tüm sayılar 1,2,3,4 ile başlayıp,
sonsuza kadar
giden tam sayıların çarpımını ifade eder.
Bunları çarptığınızda, toplamı 24 eder.
Yani 24, 4'ün faktöriyelidir.

Bu asal sayılar geceleyin gökyüzünü süsleyen yıldızlar
kadar sonsuzdur.
Onları bilindik bir kural yönetmez.

Ben buradayım ve tamamen kendi kendimi idare edebiliyorum.

Yani, aynı sizin gibi, bu sayıların hepsi eşsizdir.

28 böleni topladığımızda bu 28 eder.
Bu mükemmel bir sayıdır.

Bunlar kusursuzluğu şekillendiren
çok değerli sayılardır.
Descartes şunu söylemiştir:

"Mükemmel insanlar nasıl nadideyse
mükemmel sayılar da aynen öyledir."

Geçtiğimiz birkaç bin yıl içinde

ancak 30 tane bulunmuştur.

Ama matematiğin asıl amacı bu değil.
Tek gerçek amacı doğruyu kesinleştirmek.

Akıllı gözlerini aç ve cesaret et.



"i", -1'in kare kökü ve bir sanal sayıdır.

(pi), evrenin sonuna kadar sürüp giden bir sayı.

Ve kendini asla gün ışığına çıkarmayan
sanal sayı "i".
Ama asıl düzenbaz olan "e"dir.

Bu, profesörün sevgili denklemiydi.

Geceleyin gökyüzünde parlayan tek bir yıldızın güzelliği.
Kocaman bir tarlada tek bir çiçeğin güzelliği.

Tıpkı bunların güzelliklerini nasıl tanımlayamıyorsak
bir denklemin güzelliğini açıklamak da o kadar zordur.

Hala bilmediğim çok şey var.

Ama profesör bana hissetmenin ne kadar önemli olduğunu öğretti.




Dünyayı bir kum taneciğinde...

Ve cenneti yabani bir çiçekle görmek için...
Tut sonsuzluğu avucunun içinde...
Ve ebediyeti bir saatte...

ALTYAZI



Leonhard Euler:
En üretken matematikçilerden biri olarak çalışmalarının bütünü 70 cildi aşmaktadır. Euler matematiğin neredeyse bütün alanlarında çalışmıştır; geometri, aritmetik, trigonometri, cebir ve sayı teorisi. Bunlara ek olarak uzay-zaman süreklisi mekaniği, ay teorisi ve diğer pek çok alanda da katkıda bulumuştur. Euler e (Euler sabiti olarak da bilinir) sabiti ile formüller yazan ilk kişidir. Faydasını, tutarlılığını ve bir sanal sayının üssünü almakta nasıl kullanılacağını Euler formülü ile tanımlamıştır.

Euler’in amacı, çokyüzlüleri sınıflandırabilmekti. Ancak bunu yapabilmek için sadece yüzlerin sayısı yeterli değildi; ayrıt köşe sayıları da incelenmeliydi. İşte Euler incelemeleri sırasında bu üç sayı arasındaki bağıntıyı keşfetti. Bağıntının kesin ispatı ise ancak 1847 yılında C.von Saudt tarafından yapılabildi. Bu formül tüm fonksiyonların, eksponansiyel fonksiyonların ya da polinomların varyasyonu olduğu temel analizdeki eksponansiyel fonksiyon tanımının merkez rolünü oluşturur. Formül Richard Feynmantarafından "matematikteki en olağanüstü formül" olarak adlandırıldı. Bunun özel bir hali olan Euler özdeşliği: yani bizim profesörün sevgili denklemi ;)
(wiki'den araklanmistir :P)

25 Mayıs 2008 Pazar

Izgü

Sabah tranvayla ise giderken söyle hafif bir maziye yol aldim.. Sabah hava güzeldi, belki ondan bazi seylerin çagrisimini yapmis olabilirim.. Aklimdan neler ve kimler geçmedi ki? Beni hiç tanimayan öylesine rastlastigim birisi geldi aklima..

Bir kaç sene önce yine böyle bir cumartesi günü elimde çanta dolusu kitapla kalabalik bir tranvaya binmek zorunda kalmistim. Neyse tesadufen kitaplardan birisini alip içerideki kalabaliktan kendimi soyutlamak için kitaba yogunlasmak istedim, yanima birisi oturdu.. Türkmüs.. Bana ne okuyorsun diye sordugunda, "Zıkkımın Kökü" diye cevap vermistim. Sesinden, daha dogrusu ansizin sessizliginden bozuldugunu fark etmistim, sanki hafif homurdaniyormus gibiydi.. Oysa gerçekten okudugum kitabin ismi öyleydi, o çanta dolusu kitaplarin arasindan rastgele bu kitaba gitmis elim.. Ben size normal bir soru sormustum, bu sekilde cevap vermeniz gerekmiyor ki demisti..

Sonra yüzüne baktim, o ana kadar kafami kaldirmamistim.. Esmer bir yüzü vardi, deri ipe bagli bir gümüs kolyesi, beyzbol sapkasi.. (zateSonra ben konusmaya basldim. Ama kitabin ismi öyle gerçekten deyip, kapagini göstermistim.. Sonra aktarma yapacagim yerde indim, o da indi.. ayak üstü yarim saat lafa tuttu. Megerse içi ne kadar doluymus. Bula bula güzel bir cumartesi günü, is yorgunlugundan sonra, aç karnima.. beni mi bulmaliydi?

Daha sonra yine beklenmedik yerlerde rastlastik.. Her defasinda ben suskun, o hiç konusmuyorum aslinda diyen insan dakikalarcasina susmaksizin konusurdu.. Bilmedigim, bir çogunu bilmek dahi istemedigim seylerden.. Hani artik tevafuk mu, tesadüf mü, yoksa bile bile mi gelip beni buluyordu anlamiyordum. Ne zaman bir hikayesi hüzünle bitse, bana anlatip rahatliyordu. Oysa ben sadece dinliyordum.. Neyi ve neden dinledigimi bilmeden.. tek tarafli bir hikayeyi.. En son yine bir duraga dogru giderken buldu beni, Kanada'ya gidecegini söylemisti.. Bunca zaman içinde rastlasmadigimiza göre.. gitmis olmali..

22 Mayıs 2008 Perşembe

Sude

Dün yorgun ve yorucu, üstelik az uykulu ve bol sismis göz ile geçirdigim bir gecenin ardindan, öglen güzel bir haber aldim.. (daha dogrusu kendim haberi almak için gittim, hani bir seyi umud edersiniz olmaz, ama beklemediginizde olur ya, sevindirir biraz) onun gibi bir sey iste.. hava güzeldi.. ve aksamlar artik geç karariyor burada.. artik eskisi gibi üsümüyorum.. kus sesleride geliyor kulagima.. marti agitlari ve deniz rüzgarlari ile birlikte.. Oysa o kadar yakin da degil deniz.. ama geliyor iste..

Dün resimleri karistirirken Sudenaz'in geçen sene çektigim resmi denk geldi.. Hem arkadasi olan annesini görürüm, hem biraz bebek severim diye aksam misafirligine gitmeye karar verdim. Dedim ya geç karariyor hava diye.. aksam üstü mükemmel bir ahenge bürünmüstü sehir, hafta içi olmasina ragmen, sanki bir pazar sabahi bisiklet sefasina çikmisim gibi hissettim kendimi.. sali günü kuzenin lisesine gitmistim, okul durumu ile gorusmek için. Kuzenin lisesi dedigim, benim de mezun oldugum lise iste.. Hani zamaninda o koridorlar insana ucsuz bucaksiz gibi gelsede.. Bahcesini gormek, potayi, kantini.. bizim zamanimizda beyaz renk olan, sonra rengarenk dolaplari.. sonra kapilari, merdivenleri.. vay be diyor insan.. ne büyük geliyordu burasi eskiden bana.. biz büyüdükten sonra, demek küçük geliyor insana dünya.

iste dün de hangi yol üzerinde gitsem diye bir türlü karar verememistim, daha sonra o eski liseme dogru gidermis gibi yol aldim.. Arabalarin fazla bulunmadigi sakin semtlerden geçtigimden insanin icini farkli huzur kapliyor ya.. Gerçekten mavi gökyüzü ve hafif rüzgar, aklinda hiçbir sey ile yolculuk etmek insani dinlendiriyor. Ve benimde çok ihtiyacim vardi.. üstelik Sude'yi sevmeye gidecektim..

..içeriye girer girmez zaten bacaklarimda dolanmaya basladi. Annesi çay koymakla mesgul oldugunda koltukta birlikte oturduk.. legoya benzer oyuncaklari dizip bozmakla mesguldu.. Maasallah pek de bir sevimli olmus.. Hani bebeklerin birde "ayyy" deyisleri olur ya, insan bitiyor resmen. Saclari da sari sari, uçlari kivrilmis, gözler yesile dönük.. yanaklar tombul.. gözleri.. gözleri o kadar sevinç dolu ki, insan o an ne kadar kötü olsa bile, her seyi unutuyor. Birde oynarken yavas yavas sokuluyor insana.. hani öpmemek, sarilmamak elde degil :) Hani ne sansli su anne babalar diyesi geliyor insanin.. Allahin insana verdigi en güzel hediyelerden birisi olsa gerek.. Kendi canindan kanindan.. minik minik eller, issirilasi yanaklar.. inci gibi çikmis birkaç dis, güldügünde insani mutlu eden bir yüz, bir avuc sevgi.. bir avuc mutluluk..

Sonra bizim çaylar geldi, annesi Sude'yi sandalyesine oturttu, tabii hareket edemiyor, masayi karistiramiyor ya.. üstelik biz de kendi aramizda konustugumuz için ona ilgi vermiyoruz, lafa karisacam diye ugrasiyor, alt dudagini falan büzüyor, çekisiyor bize.. su sisesini ters çeviriyor, nazlanma sesleri yapiyor.. Sonra kucaga alindiginda yine o insani hayata baglayan gülücüklerden birisini sergiliyor bize.. yanagini uzatiyor öpün beni diye.. sonra kendi öpüyor, daha dogrusu öpmeye çalisiyor, dudagini yanagina koyup çekiyor.. Insan içindeki eksikligi böyle anlarda daha da iyi anliyor.
Allah uzun ve saglikli ömür versin Sude...
Hep gülesin insallah :)



Iste karsima çikan resim. Geçen sene mayis ayinda çekmisim..
40'i yeni çikmisti sanirim..

20 Mayıs 2008 Salı

Misa

"Pırlanta gibi oğlun hayatta kalsın diye, işe yaramaz oğlun ölüyor."
"Lütfen, Yune için döktüğün gözyaşının milyonda birini benim için döker misin?"

Hayatımı kurtarmak için bu kadar çaba harcama.
Kaderimde yaşamak varsa yaşarım bir şekilde.
Yazgım ölmekse kurtuluş yok, ölürüm.

Beni götür. Seul'den uzak herhangi bir yere.
Beni buradan uzaklara götür, lütfen.



Yarın yine geleceğim.
Ertesi gün de geleceğim ve ondan sonraki gün de.
Sana bakmaktan usanıncaya kadar geleceğim, bayım.
Senden tiksininceye kadar geri geleceğim.
Onun için benden gitmemi isteme. Asıl bunu yapamam işte.

Yune'nin emriyle gelmek... Senin emrinle gitmek...
Dilediğiniz gibi itip kakacağınız biri değilim ben.
Benim de istediğim şeyler var...
Sahip olmak istediğim şeyler...
Yapmak istediğim şeyler...
Ne kadar çok denesem de,
inkar edemeyeceğim şeyler var.

Ben de sizin gibi duyguları olan bir insanım.
Bunu bilmiyordunuz, değil mi?
Benim de sizler gibi bir insan olabileceğimi.

***
Hayatımda bir kerecik olsun, kendimi düşünüp, kendim için yaşayacağım.
Bu suçsa, seve seve cezamı çekmeye razıyım. -Song Eun-chae.


"Mianhada Saranghanda" (2004) * imdb

http://forum.divxplanet.com/index.php?showtopic=108380&hl=tt0468618

30 Nisan 2008 Çarşamba

Cocuk Oyunu - jeux d'enftants

Beş taş ve Monopoly'yi severim, ama sadece kasa ben olduğumda.
Misket oynamasını da severim. Kağıt oyunları çok saçma.
Ama dama, Rübik Küpü ve yapboz kadar değil.
Bilmeceler bana göre değil. İki kişi için seksek de güzel.
Körebe ve saklambaç da bayağı zevkli aslında.
Ama asla oynanmaması gereken bir oyun var ki...

Asla diyorum! En samimi dostun bunu istese bile,
bu kendini diri diri çimentoya gömmek gibi bir şey olur.

***

- Büyüyünce ne olmak istersin?
- Bir diktatör! Halkına eziyet eden biri!
- Ben turta olmak isterdim. Kaysılı turta veya sade.
Ilık ılık pastane camında durmak isterdim.
- Turta mı? Pasta yani?
- Elbette! Ne olabilir ki? Turta turtadır!
- Mükemmel! Var mısın?

***

Saf, ham, patlamaya hazır sevinç! Uyuşturucudan, tokattan daha iyi!
Afyondan, kokainden, eroinden, kafayı bulmaktan, burnuna çekmekten daha iyi!
Kenevirden, marihuanadan, asitten, ekstaziden daha iyi!
Seksten, oral-seksten, pozisyonlardan, orgazmdan, mastürbasyondan daha iyi!

Muzlu sütten daha iyi!
George Lucas'ın en iyileri serisinden, Muppet Show'dan ve 2001'den daha iyi!
Emma Peel'den, Marilyn Monroe'dan, ve Cindy Crawford'un beninden daha iyi!

Abbey Road 45'liklerinin B tarafından daha iyi!
Jimmy Hendrix'ten, aya ayak basan ilk adamdan daha iyi!
Disneyland'daki Space Mountain hız treninden,
Bill Gates'in zenginliğinden, Dalai Lama'dan,
Lazarus'un tekrar dirilişinden daha iyi!

Schwarzenegger'in hormonlarından, Pam Anderson'un dudaklarından!
Woodstock'tan, çılgın partilerden, Sade'den, Rimbaud'dan, Morrison'dan
ve Castaneda'dan daha iyi! Özgürlükten ve hayattan daha iyi!


***

# Olabildiğince beni kollarınla sıkı sıkı sar
# Kullandığın sihirli heceler bunlar
# İşte "la vie en rose" dediğim anlar
# Sen konuşunca, aşka dönüşüyor günlük konuşmalar
# İşte, en önemlisi bu.


Problem şuydu ki, sözlerini iyi hatırlayamıyordum.
Fakat şarkıya ruhumu katmıştım.
Beni durdurabilecek tek şey yüzüme yiyeceğim bir yumruktu!

Jeux d'enfants (2003) altyazi

http://www.imdb.com/title/tt0364517/




Bana göre, sinema bir büyüdür. Davetkârdır. Kimi zaman damardan alınan bir uyuşturucu gibi, kimi zaman en yakınınızdakini kaybı ile yaşadığınız üzüntü ve acı gibi, kimi zaman sevdiğinizin ağzından ilk kez duyduğunuz aşk kelimesi ya da dudağınıza konan bir ilk öpücük gibi ve örneklerle çoğaltılabilecek daha birçok etki bırakır. Bu dost ile karşılaştığımızda önümüzde iki seçenek vardır. Birincisi, beyaz perdenin ya da monitörün içine ışınlanarak filmde kendimize herhangi bir rolü almamızı teklif eder. Bu rol ister bir başrol ya da yardımcı roldeki birisi olabilir ister bir korku filminde karanlıkta sinsi sinsi bekleyen bir cisim, bir aksiyon filminde patlayan arabanın sol ön lastiği, bir dram filminde masaörtüsü, romantik filmde bir yağmur damlası vs., isteğimiz kesinlikle red edilmez. İkincisi ise, hiçbir şekilde etkiye maruz kalmayan, filmin çekildiği bir kamera, film ekibinin kullandığı yemek masası, kahve makinası ya da bir yönetmen koltuğudur. Film bittikten sonra bir başka film için yola çıkılır. Burada olmak isteyen ve burada olan bizler bu büyüye kapılan birinci grubu oluşturduğumuzu düşünüyorum.

Bu film ise büyünün içindeki bir yemek, su, hava gibidir, benim için... Asla ama asla "yine mi" dedirtmez kendine... İzledikçe yine izlettirir kendini, ilk defa izlettirircesine... Filmindeki dialoglar bir tarafa, sessiz bir film izler gibi sesini tamamiyle kapatın etkisinden fazla birşeyler götürmez. Bu film başlı başına etki, büyü canavarıdır aslında...
(darkemxre)

29 Nisan 2008 Salı

Ben X

Kokusu bile yeterdi.
Keşfedilmeyi bekleyen bir kıtada
henüz keşfedilmemiş bir mevsimin kokusu.
Ama kilometrelerce uzaktan alabildiğim bir koku.

O, muhteşem boynunu bana doğru
çevirip, manzarayı izliyordu.

Ve ben dudaklarımı özgürlüğümün bir nişanesi olarak
oraya bir bayrak gibi nasıl dikeceğimi hayal ediyordum.

Bu şekilde yanında oturup, bedeninin sıcaklığını hissederken
aniden, ansızın, mükemmel bir biçimde.

Bir şey yapma zamanıydı.
Bir şey söylemeliydim.

BEN X altyazi

http://www.imdb.com/title/tt0953318/





Ben kimseye benzemez. Kendine has bir dünyası, o dünyayı kaplayan ArchLord adlı bir internet oyunu ve o oyunda saygı duyulan çok güçlü bir karakteri vardır. Oyunda edindiği tecrübeleri gerçek hayata aktarma hayali kurar. Ama gerçek dünyada okul, her gün karşılaştığı zorbalıklarla cehennem gibidir. Bu durumdan kurtulmak için bir plan yapar, ama oyunda tanıştığı Scarlite adlı kızla gerçek hayatta da karşılaşmayı planlamamıştır... Belçika'nın bu yılki Oscar adayı olan ve yenilikçi tarzıyla dikkat çeken bu ilk film, yönetmeninin kendi romanından uyarlanmış. Aynı romandan esinlenilerek tasarlanan ArchLord, internet üzerinden oynanmaya devam ediyor.
_____

Kendine kurduğu izole dünyada yaşayan ve tuhaf davranışları nedeniyle özellikle okul arkadaşlarının alay konusu olan bir gencin, itilip kakılmaya dur deme hikâyesini konu alan film, zengin anlatım yapısıyla dikkat çekiyor. Farklı türleri iç içe geçiren filmde, bilgisayar oyunu canlandırmaları ve animasyon bir arada kullanılıyor. Günümüzde gündelik hayatın içine yerleşen bilgisayar uygulamalarını, cep telefonu ve el kamerası gibi teknolojik oyuncakları da anlatımını zenginleştirmek için kullanan film, müzikleriyle de dikkat çekiyor. Filmin gösteriminin, başrol oyuncusu Greg Timmermans'ın katılımıyla gerçekleşeceğini de hatırlatalım.
_____

Film, yönetmen Nic Balthazar'ın -"Niets" was alles wat hij zei- adlı kitabından sinemaya uyarlanmıştır. Kitap gerçek hayatta yaşanan bir olayı konu almaktadır. Liseli bir genç, Gent şehrindeki Gravensteen Sarayı'ndan atlayarak intihar etmiştir. Otizmin özel bir şekli olan Asperger Sendromu taşıyan bu genç, okulda sürekli olarak kendisiyle alay edilmesi ve itilip kakılması nedeniyle cinnet geçirmiş ve hayatına bu şekilde son vermiştir. Bu durum daha sonraları gencin annesine bıraktığı veda mektubunda ortaya çıkmıştır.

Balthazar intihar eden gencin annesini tanıdığı için, onun anısını yaşatmak ve toplumun dikkatini bu tür olaylara çekmek için olayı beyaz perdeye taşımıştır.